Anasayfa    Giriş    Yayın İlkeleri    Ciltler    Özel Sayılar ve Bölümler    Yayın Yönetmeni    Yayın Kurulu    Hakemler   
Basıma Hazırlayanlar    Etkinlikler    LITTERA Hakkında    İletişim    Duyuru    Dizin    Français    English


Osip Brik*

OLGUYA DAHA YAKIN BİR BAKIŞ

Çev. M. Özlem Parer*

       
Yuri Libedinskiy bir keresinde bana şöyle demişti: "Teması fabrikanın tarihi olan bir uzun öykü yazmak istiyorum. Bunun için herhangi üç tipik fabrikanın tarihini inceleyecek ve ardından, toplanan materyal temelinde fabrikanın tarihini yazacağım".

Buna karşılık ona, eğer üç fabrikanın tarihini almışsa, neden üç fabrikanın işte bu gerçek tarihi yazılmasın, elde edilmiş materyal temelinde, var olmayan dördüncü fabrikanın öyküsünü kurgulamak niçin gereksin, diye yanıt vermiştim.

Libedinskiy, fabrikaların gerçek tarihi yazılacaksa, genel bir panorama ortaya çıkmayacağı, özel olguların olacağı, ancak bunların sentezinin olmayacağı karşılığını vermişti.

Bu, bir tek Libedinskiy'in bakış açısı değil. Eğer insanlar 20 insanın yüz hatlarını incelerler ve ardından az veya çok o 20 yüzü anımsatacak 21.ci yüzü çizerlerse, sentetik bir yüz ortaya çıkacağına eminler. İnsanlar, başlı başına olgunun çok az şey verdiğini, sonuçta bu olguların önemli ölçüde yansımasını elde etmek için olgular yığının preslenmesi gerektiğini düşünüyorlar. Gerçekteyse işin aslı tamamen başka.

Bir ressam tarafından 10 farklı yüzden yapılan 10 portrenin, kendi aralarında benzer olacağı ve 10 ressam tarafından bir yüzden yapılan 10 portrenin birbirine benzemeyeceği bilinir. Ressam portre çizmez; ressam kendi işini yapar, şu veya bu reel bir yüzün yalnızca bir bahane olacağı tabloyu yapar. Ressam ne kadar iyiyse, sanat çalışmasını ne kadar iyi yapıyorsa, o kadar az benzeri olan  bir portre çıkar.

Babel, Süvari Ordusu ve Odessa'lı haydutları yazdığında, onun Odessa'lı haydutları süvari ordusuna benzer, aslındaysa tamamen farklı insanlardır. Ancak onları hep aynı Babel yazdığı için ve Babel kendine özgü bir yazar olduğu için, hakkında yazdığı tüm tiplemeler birbirine benzer.

Hiç bir sanat yapıtının, olguları saptama amacının olmadığını ve olmayacağını kesin olarak ortaya koymak gerekir. Eğer Libedinskiy iyi bir yazarsa, kurmaca bir fabrikanın tarihi üzerine yazacağı uzun öykü, var olan fabrikalardan birine bile benzemeyecektir; eğer kötü bir yazarsa, ondan ne sanat yapıtı, ne de fabrikaların gerçek biyografisi ortaya çıkar.

Olgularla yalnızca iki şey yapmak mümkün: Onları ya tutanakta, ya da politik döküm listesinde kullanmak mümkün. Tutanak olguları çarpıtmaz, onları tüm gerçeklikleriyle saptar. Politik döküm listesi olguları saptamaz, onlardan yararlanır ve işine nasıl geliyorsa o yönde çarpıtır.

Bir edebiyat yapıtının sanatsallığının, asıl tutanak ve politik döküm listesi karışımında ortaya çıktığını iddia eden Voronskiy ve Polonskiy tipinde sanat eleştirmenleri ve edebiyat yaşamının yöneticileri vardır. Genç yazarlara bir araya getirilemeyecek şeyleri birleştirmeyi; bir yandan bunun sanki yaşam, diğer yandansa sanki eğilim olabileceği biçimde yazmayı öğretirler. Ne bilmek isteyen, ne de içten duygular arayan kimseyi memnun eden sanatsal edebiyatın fos ürünlerinin olağanüstü sayısı buradan gelir.

Sovyet Rusya'da kültürel açıdan gelişmiş insanlar, kçh dokümanları (biyografileri, anıları, tutanakları), kçh çevrilmiş yabancı belletristiği, kçh klasikleri okurlar. İlk durumda, olayın gerçekte nasıl olduğunu bilme gereksinimlerini karşılarlar, çünkü onları olgular ilgilendirir. İkinci durumda, eğlence gereksinimlerini, duygusal haz alma isteklerini karşılarlar ve bu durumda hangi olgularla ilgili yazıldığı onlar için fark etmez.

Herhangi biri, baş kahramanın Lenin olacağı ve yazarın kendi üslûp ve sanatsal eğilimlerine uyarak Lenin'in yaşamından gerçek olguları değiştireceği bir uzun öykü yazarsa, nasıl bir skandal kopacağını göz önüne getirmek mümkün. En küçük her hata, haklı olarak, yazarın suçu olarak kabul edilirdi.

Gazetecilerden biri Lenin'i anarken, Lenin'in mesai dışında çalıştığını, sonra kenara çekildiğini ve sigara içtiğini yazmış; bir de Lenin'in akrabalarını çok sevdiği ve masasında kız kardeşlerinin portrelerinin bulunduğu belirtilmiş. Marya İliniçna'nın  (Lenin'in kız kardeşi) Lenin'e ait olguların kaba biçimde çarpıtılması nedeniyle öfke dolu bir makale yazması üzerine, bu anılar yayınlanamadı. Lenin'in hiçbir zaman sigara içmediği ve masasında asla hiçbir portrenin bulunmadığı anlaşılıyor.

Lenin hakkında yazan gazeteci yalan söylememiş, kendi anılarını sanatsal olarak biçimlendirmişti. Ona, eğer Lenin bir kenara çekilir ve sigara içerse çok etkileyici olacakmış, edebi sahne bunu gerektiriyormuş ve kız kardeşlerinin çalışma masasında var olması gereken portreleri, akrabalarına duyduğu sevginin doğal göstergesiymiş gibi gelmişti. Yazar burada kökleşmiş edebiyat geleneğini izlemişti ve onun bütün suçu bu edebiyat geleneğini, edebi açıdan yaklaşmanın mümkün olmadığı böyle bir olgu için kullanmasıydı.

Herhangi bir kişiye, sanatsal algılamadan dolayı bunları çarpıtma olanağı verilmemesi için, Lenin adıyla bağlantılı tüm olgulara fazlaca saygı gösteririz. Ancak bizim Lenin'e bu şekilde yaklaşımımız, bu yaklaşım doğruysa, neden diğer tüm olgulara aynı özenle yaklaşmayalım? Budennıy, Süvari Ordusu'ndaki betimlenişi için Babel'e darılmıştı. Budennıy, Süvari Ordusuna saygı duyuyordu ve bu ordudaki olayların edebi işlenişi, doğal olarak, onun protestosuna yol açmıştı.

Küçük burjuva olguları sevmez. Onun yaşamı, bu yaşam üzerinde uzun süre durmasına değmesi için fazla yoksul ve boştur. Bu nedenle küçük burjuva kendisine ezelden beri farklı, hiçbir olgunun gerçek olmadığı, ancak gerçeklerinden bin kat daha abartılı olduğu, kahramanlara özgü bir gerçeklik yaratmıştır.

Küçük burjuva insanı, kendisine tanınan çalışma süresini zar zor geçirir, geri kalan zamanlardaysa farklı, idealize edilmiş bir yaşam sürmek ister. Sanatçılarda çalışma saatleri dışındaki boş zamanlarda yaşayabilecekleri bu idealize edilmiş yaşamı yaratma isteği buradan kaynaklanır. Başka türlü yaşayan insanlar için, yaşamlarının her anının yalnızca yükümlülüğün yerine getirilmesi olmayıp herhangi bir şey uğruna savaş olanlar için, herhangi farklı, idealize edilmiş gerçeklik yoktur ve olamaz.

Böylesine idealize edilmiş gerçeklik yalnızca rahatsız edebilir; doğal olarak, bu yaşamda hareket etmek mümkün değildir. Aktif insan içinse, içinde hareket edemediği şey var olamaz. Elbette aktif insan da dinlenir, ancak onun dinlencesi kafasını ve ruhunu hayalî duygularla ve kurmaca olgularla doldurmaktan oluşmaz, aktif çalışma için güç toplamaktan oluşur.

Aktif insan bizim belletristik edebiyatımızı okumaya kalkışmaz, çünkü belletristik gerçek kesitte değil, sanatsal kesitte sorular ileri sürer, problemler ortaya koyar. Aktif insansa bütün bu soru ve problemleri gerçek haliyle bilir. Aktif insan iyi yazılmış, eğlenceli, çevrilmiş ünlü ıvır-zıvırları okumayı yeğler, çünkü bu ıvır-zıvır onu boşu boşuna düşünmek ve gerilmek zorunda bırakmaz; ona hoş, hafif bir eğlence sunar.

Olguları sevmek gerekir. Olguyu kurmacadan tam ve keskin bir biçimde ayırmak gerekir; bunlar birbiriyle karıştırılamaz.

Uzun yıllar boyunca her türlü gerçek çalışmadan koparılmış, uzaklaştırılmış Rus intelligentsiyası, kurmaca olgu ve olaylar içinde yaşama becerisinin devasa virtüözlüğüne ulaştı. Olgulara, kurmacaymış gibi yaklaşmayı öğrendi. İnsanlar karşılarındakilerin oyuncu değil, canlı bir insan olduğunu unutarak, tiyatroya gider gibi, cinayet davalarına gidiyorlardı. Tam tersine, canlı bir insan olmadığını, kurmaca bir tip olduğunu unutarak roman kahramanları üzerine, örneğin Sanin Artsıbaşev üzerine, yargıya varıyorlardı. İnsanlar öyle bir noktaya geldiler ki, onların gerçek gerçeklikte ya da edebiyat yapıtlarının tiplemeleri arasında yaşayıp yaşamadıklarını ayırt edemiyorlardı.

Rus intelligentsiyasının bu mirası, bu alışkanlığı her ne pahasına olursa olsun yok edilmelidir. Sovyet toplumu, Çarlık Rusya'sının kurulduğundakinden tamamen farklı temeller üzerine kuruluyor ve intelligentsiyanın bu roplumdaki rolü çok farklı. Aktif yaşamın eski alışkanlıkları ve eski alternatifleri artık yersiz.

Bu arada, çağdaş Sovyet kamuoyunda ilginç ve çok tehlikeli bir olguya dikkat çekiyoruz.

70'li yıllarda intelligentsiya halka indi, şimdi halk intelligentsiyayla kucaklaşıyor. Her hangi bir tezgçh işçisi ya da karasaban köylüsünün hemen güzel bir yaşamın, var olmayan, ancak çok arzu edilen yaşam koşullarının, gerçek dışı insanların, gerçek yaşamdan değil, yılların edebiyat geleneğinden alınan tiplemelerin düşünü yaşayan, doğma büyüme Rus entelektüeli halini almaya başlaması, onun edebiyat ortamına girmesine yeterli. Ona artık her şey, okuduğu kitaplar modelinde ve bunlara benzer görünmeye başlar.

Yakovlev'in Sovyet kızına aşık olan bir çekistle ilgili öyküsü vardır. Bu çekist, genç kızla ve dostlarıyla Volga'da gezmektedir. Onun kız arkadaşı dostlarının hoşuna gitmez. Çekist, genç kızı kucaklar ve onu suya atmak ister. Stenka Razin ve prensesten tam bir sahnelemedir.

Ancak yazar bu sahnelemeyi hiç gizlemez. Öykünün başında çekistin Volga asilerinin gerçek torunu olduğu belirtilir.

Çekist ve genç kız, elbette Stenka Razin ve prensese benzeyebilir. Ancak Stenka ve prensesin sanatsal tiplemesi üzerinden çekisti ve genç kızı tanımak, onları algılamak anlamına gelmez, sorunu bulandırmak anlamına gelir; çünkü sorunun özü, Stenka Razin ya da çekist olsun, sorumluluk sahibi her hangi bir emekçinin sevgilisini Volga'ya atmayı istemesi değil, bugünün insanının bugünün Sovyet kızıyla neden böyle bir duruma düştüğüdür. Genel çizgiler, genel şema önemli değildir, olgunun bireyselleşmesi önemlidir; onları sanatsal şema açısından birleştiren şey değil, algılanması için bu olguyu benzer olgulardan ayıran asıl şey önemlidir.

Koşutluklar kurmak en kolay ve en verimsiz iştir. Lenin'i Büyük Petro ile karşılaştırdılar, Trotski'yi Aleksandr Makedonski ile karşılaştırmak mümkün, ancak bunun hiçbir yararı olmayacaktır. Bu arada, edebiyat ortamına giren acemi bir insan için, genç bir işçi ya da köylü için, edebi tiplemelerle düşünmenin bu ilkel yöntemi olağanüstü çekici görünebilir. Ona, eğer çekisti Stenka Razin ile karşılaştırırsa bir algılama eylemi gerçekleştirmiş, birilerine, öncelikle de kendine bir şeyi açıklamış gibi gelebilir. Bu arada, yineliyorum, bu durum hiçbir şey açıklamamış, yalnızca sorunu daha da bulandırmıştır.

Olguları toplamak, bu olgulara dalıp derin derin düşünmek, onları bağlantılamak çok sıkıcı ve hiç de ilginç değil; her şeyin operadaki gibi, tiyatrodaki gibi olduğu taklit bir uzun öykü yazmak çok daha etkileyici ve çok daha kolaydır. Ancak taklit, yüzeysel ilgi çekiciliği ve etkileyiciliğine karşın, er ya da geç kendini ortaya koyacaktır. Belki de, ortaya çıktıkları ilk anda bazı izlenimler yaratan taklit öyküler, uzun öyküler çok çabuk unutulur. Ama olguların saptanması ve montajı sonsuza kadar kalacaktır.