Anasayfa    Giriş    Yayın İlkeleri    Ciltler    Özel Sayılar ve Bölümler    Yayın Yönetmeni    Yayın Kurulu    Hakemler   
Basıma Hazırlayanlar    Etkinlikler    LITTERA Hakkında    İletişim    Duyuru    Dizin    Français    English


Dilek Bulut

ÇEVRE VE EDEBİYAT: YENİ BİR YAZIN KURAMI OLARAK EKOELEŞTİRİ

Özet

Dünyanın geleceğini tehdit eden küresel çevre krizi edebiyatın ilgisini, kirlilik, ormanların yok edilmesi, asit yağmurları, ve türlerin yok olması gibi çevre sorunlarına yönlendirmiştir. Henüz yeni gelişen bir yazınsal kuram olan ekoeleştiri, çevre sorunları için ekolojik bilinçlendirme oluşturmak üzerine yoğunlaşmıştır. Doğanın edebiyata nasıl yansıtıldığını inceleyen ekoeleştirel kuram, insanların doğayla olan ilişkilerini incelerken onların doğayla daha yakın bir etkileşim içerisine girmelerini de teşvik eder. Disiplinlerarası bir çalışma alanı olarak ekoeleştiri, doğanın yok edilmesini önlemek için bilimsel doğa anlayışının yerleşmesini sağlamayı amaç edinmiştir. Bu çalışmanın amacı, ekolojik bir bakış açısı benimseyen ekoeleştirinin temel prensiplerini ortaya koymaktır.

Anahtar Sözcükler: edebiyat, doğa, ekoloji, teori, ekoeleştiri.

Abstract

The global environmental crisis, threatening the future of the world eventually brought the attention of literature to the issues of pollution, deforestation, acid rain, and the extinction of species. As a recently developed critical theory, ecocriticism focuses its argument on the construction of an ecological awareness for the environmental issues. In its pursuit of literary representation of nature, ecocriticism analyses the human relationship with the natural environment, encouraging human interaction with nature. Characterised as an interdisciplinary field of literary study, ecocriticism maintains the scientific understanding of nature with the aim of protecting nature from destruction. Hence, the purpose of this article is to investigate the major principles of ecocriticism with a particular emphasis on the ecological understanding of the natural environment.

Key Words: literature, nature, ecology, theory, ecocriticism.

Zaman içerisinde artarak çoğalan çevre sorunlarının tüm dünyanın geleceğini tehdit eder bir duruma gelmesi, toplumların çevre sorunlarına daha ciddi yaklaşmalarına sebep olmuştur. Buna rağmen çevreciliğin toplumsal bir hareket olarak kamuoyu tarafından tanınması ve kabul görmesi 1960'lı yıllardan sonralara rastlamaktadır. Biyolog Rachel Carson'ın 1962 yılında yayınladığı, modern çevreciliğin başlangıcı sayılan  Sessiz Bahar (Silent Spring) adlı eseri teknolojinin doğa üzerindeki onarılması imkansız zararlarını ilk defa su yüzüne çıkarmıştır (Tudge, 1999: 36). Carson kitabında, tarımda daha çok verim almak için kullanılan ve topraktaki zararlı organizmaları öldüren kimyasal ilaçarın, özellikle de DDT'nin tüm canlılara ölümcül zararlar verdiğini öne sürmüştür. İnsanın da ekosistemin bir parçası olduğu göz önüne alınırak, bu kimyasalların yaşı ne olursa olsun bütün insanların vücudunda, "anne sütünde ve hatta doğmamış çocukların hücrelerinde bile bulunmakta"1olduğu Sessiz Bahar'da açıkça ortaya konulmuştur. (Carson, 1962: 22). Gelecek toplumsal hareketin temelini oluşturan Sessiz Bahar'ın ilk yasal etkisi DDT'nin 1971'de yasaklanması olmuştur.

Küresel ısınma, ormanların yok edilmesi, asit yağmurları, türlerin yok olması ve kirlilik gibi doğal yaşamı tehdit eden çevre sorunları, 20. yüzyılın başlarından bu yana artan hızlı kentleşme, sanayileşme ve teknolojik etmenler nedeniyle günümüz toplumlarının en önemli sosyal ve politik sorunları arasında yerini almıştır. Dünyanın geleceğinin tehdit altında bulunması, çevre sorunlarını sadece ekoloji2biliminin çalışma alanı olmaktan çıkarmış ve disiplinlerarası bir özellik sağlamıştır. Bunun sonucu olarak da, edebiyat toplumun geniş kitleleri tarafından üzerinde önemle durulan çevre sorunlarıyla ilgilenmeye başlamıştır. Bu çalışmanın amacı, henüz yeni yapılanmakta olan ekoeleştirel kuramın temel prensiplerini tanıtmak ve tartışmaktır.

Ekoeleştirinin bir yazın kuramı olarak karşımıza çıkması 1978'lere rastlamaktadır. İlk olarak William Ruekert ekoeleştiriyi "ekolojinin prensiplerinin edebiyata uyarlanması" olarak tanımlar (1996: 107). Ruekert için ekoloji insanın dış dünyayı kavramasını sağlayan en önemli unsurdur. Ekoeleştirinin öncülerinden sayılan Cheryll Glotfelty ise ekoleştiriyi "edebiyat ve fiziksel çevre arasındaki ilişkinin incelenmesi" olarak tanımlamıştır (1996: 18). Her iki tanımlamadan da anlaşılacağı gibi çevre, yazınsal yapıtların incelenmesinde ekoeleştirinin temel ilgi odağı olup, bilimsel ve ekolojik bir kavram olarak karşımıza çıkar. Disiplinlerarası bir özelliğe sahip olan ekoeleştirinin temel savını, yazınsal yapıtlarda insana tanınan yegane ilgi odağı olma imtiyazını kaldırma fikri oluşturmuştur.

Karl Kroeber'in "ekolojik edebi eleştiri" olarak adlandırdığı ekoeleştiri temelinde bütünsel evren görüşünü benimseyerek ekosistem3 kavramını yerleştirmeye çalışır (1994: 1). Bütünsellik kavramı içerisinde doğada yaşamını sürdüren her birey, varlığını diğer canlıların varlığına borçludur. "Doğadaki herşeyin birbirine bağımlılığı" ilkesinden yola çıkarak her canlı bir birey olarak kabul edilip, bu bireyin kimliğinin ve karakterinin diğer canlılarla olan ilişkisi sonucu şekillenip ortaya çıktığı görüşü savunulmaktadır (Evernden, 1996: 93). Ekosistemi oluşturan da, bu canlılar arasında kurulan dengeler sistemidir. Bu sistemin her bir parçası belirli işlevler üstlenerek bir iletişim ağı kurulmasını sağlamıştır. Ekoleştirinin üzerinde önemle durduğu bu görüşe göre doğa, insanın hizmetine sunulmuş sınırsız bir kazanç kaynağı değil, aksine "insan da ekosistemin bir parçasıdır" (Berry, 1995: 13). Bu tür bir zincirleme ilişkiler ağı içerisinde, ekosistemin herhangi bir parçasına verilen zarar sistemin tümüne verilmiş zarar anlamına gelmektedir. Açıkça görüldüğü üzere, ekosistem kavramını yerleştirmeye çalışan ekoeleştiri kuramı fizik, kimya, biyoloji gibi temel bilim dallarıyla, sosyal bilimleri bir araya getirerek yeni bir doğa kavramını benimser. Buna göre doğa sunduğu güzelliklerle insana ilham kaynağı olan bir nesne değil, hava, su, toprak ve üzerindeki canlı ve cansız varlıkların bir araya gelerek oluşturduğu karmaşık bir sistemler bütünüdür. Disiplinlerarası çalışmanın sağladığı farklı bakış açıları ve farklı yaklaşımlar ekoeleştiriye çok seslilik özelliğini kazandırır:

Ekoeleştiri uygulayıcılarını disiplinlerarası bir çalışmaya, bilime yönlendirir. Edebiyat insanlar arasında ilişkiler kurma sistemine dayanır. Ekoloji bilimi de bu ilişkiler sistemini genişleterek sadece insan toplumları arasındaki ilişkiyi değil, insan olmayan toplumlar arasındaki ilişkilerin de incelenmesini sağlar. Daha önceki yazınsal kuramlarının insan toplumlarına ve kültürlerine verdiği ehemmiyetin aynısını edebiyattaki ekolojik yaklaşım insan olmayan toplumlara da vermiştir. (Love, 1999: 561)

Disiplinlerarası çalışmaya imkan veren ekoeleştiri, doğanın ciddiye alınıp, çevre sorunlarını somut kanıtlarla destekleyerek doğanın bilimsel bir gerçeklik olarak kabul edilmesini sağlamıştır. Bu da ekolojik bilinçlenmenin yerleşmesini ve pekiştirilmesini sağlayan en önemli unsur olmuştur. İnsanın fiziksel çevresiyle olan ilişkilerini tekrar gözden geçirme olanağı sağlayarak ekolojik bilinçlendirme oluşturmak ve bu yolla doğanın kötü muameleye maruz kalıp bilinçsizce yok edilmesini önlemek, ekoeleştirel düşünceye göre edebiyatın en önde gelen temel amacı olmalıdır.

Doğadaki ekosistemlerin birbirine bağımlılığı ilkesinden yola çıkan ekoeleştirmenler, edebiyatta da aynı ilişkiler sistemi kurulmasını savunurlar. Bütünsellik ilkesi üzerinde yoğunlaşan, İngiliz ekoeleştirmen Jonathan Bate'e göre yazınsal eserlerin incelenmesinde izlenecek en iyi yol yazar, metin ve okur arasında birbirleriyle bağımlı bir ilişki oluşturulmasıdır (2000: 249). Yazardan, metinden ve okurdan kaynaklanan farklı yaklaşımların biraraya gelip etkileşim içerisine girmeleri Jonathan Bate'e göre en doğru yorumu oluşturur. Bate iyi ve kötü yorum arasındaki farkı ortaya koyarak şunları söyler:

Yorumların, yazarın fikirleriyle örtüştürülmeye çalışılması ve yazarın bir kontrol mekanizması olarak görülmesi bizi ne kadar hatalı kılarsa, metni yazarı olmayan kendi başına bir varlık olarak ele alıp onun hakkında herşeyi söyleme özgürlüğüne sahip olmak da o kadar hatalıdır. İyi eleştiri, okur, yazar ve metin arasında bir sentez oluşturmaktan doğar. (2000: 249)

Ekoeleştirinin kurucularından olan William Ruekert yazınsal yapıt üzerinde kurulan ilişkiler ağını daha da genişletir. Ekolojinin temel prensibi olan herşeyin birbirine bağımılılığı ilkesinden faydalanarak insanın doğayı yok etmesini bir "intihar eylemi" olarak değerlendirir (1996: 107). İnsanın doğayı yok etmesini önleyebilmek ve ekolojik çevre anlayışının yerleşmesini sağlamak için çalışan Ruekert, şiiri ve genel olarak edebiyatı doğadaki enerjinin stoklandığı ve okuyucuya iletildiği bir platform olarak görür. Ona göre şiir "hayatın devamını sağlayan enerji kanallarını" oluşturmaktadır (Ruekert, 1996: 110). Bunun sonucunda yazar, okur ve metin arasındaki ilişkiler ağına çevre de eklenmiş olur. Bu sistemin işleyişi şu şekildedir; yazarın doğadan alarak şiirde biriktirdiği enerji okuma yoluyla birçok insana aktarılır ve bu sayede enerji transferi sağlanmış olur. Bu görüşe göre yazınsal metin ve fiziksel dünya arasında bir ilişki kurulmuş ve daha da önemlisi edebiyat, doğayla insan arasındaki bağları kuvvetlendiren bir araç olmuştur.

İnsan ve doğa arasındaki farklılığı yok eden ekoeleştiri kuramı bir metnin kendi başına var olamayacağını ve ancak diğer metinlerle olan ilişkileri sonucu anlamlandırılabileceğini savunan postmodernizm akımından da büyük ölçüde etkilenmiştir. Anlam birliğinin reddedildiği ve "metinlerarası anlama" (intertexual meaning) diye adlandırılan postmodern düşünceye ekoeleştiride de rastlamak mümkündür (Doltaş, 2003: 36). Ekoeleştiride metinlerarası ilişkilerin kurulmasını Michael Branch şöyle açıklar: "Yazınsal metin aslında bir ekosisteme benzer; parçalarının birbiriyle olan ilişkileri sonucu oluşturulan fonksiyonel bir bütündür. Her bir metin diğer metinlerle ve anlamlarla olan karşılıklı etkileşimine göre tanımlanır" (1994: 43).

Metinlerarası etkileşim ekoeleştirinin postmodernizmden aldığı tek öğe değildir. "İnsan öznesine tanınan sonsuz imtiyazın" kaldırılması hem ekoeleştiride hem de postmodernizmde görülen önemli bir özelliktir (Head, 1998: 29). Batılı düşüncenin temellerini oluşturan karşıtlıklara ve farklılıklara dayalı anlama yöntemi yıkılarak, birbirinin zıddı gibi görünen insan ve doğanın aslında bir bütünün ayrılmaz parçaları olduğu öne sürülmüştür. Batı düşünce sistemine göre özne durumunda bulunan insan "öteki" olarak nitelendirilen doğadan farklı ve imtiyazlıdır. Aynı şekilde insan toplumlarıyla özdeşleştirilen kültür de doğanın karşıtı durumundadır. Doğa ve kültür farklılığının temelinde yatan ideolojiye göre doğa vahşi, eğitilmemiş ve kontrol edilmesi gereken "öteki" olarak tanımlanırken, kültür rasyonelliğin, elitizmin bir göstergesi olmuş ve bu nedenle de doğadan daha üstte ve imtiyazlı konumda değerlendirilmiştir. Ekoeleştirel kurama göre kültür ve doğa iki farklı kavram değil, birbirini tamalayan bir bütünün parçalarıdır. Çünkü, kültürler insanların fiziksel çevreleriyle etkileşimleri sonucunda ortaya çıkmış ve gelişmişlerdir. William Howard'ın dediği gibi kültür ve doğ"akan bir deredeki su ve toprak" kadar birbiriyle içiçedir (1996: 69). Zıtlıkları, ayrımları ve sınıflandırmaları yıkan ekoeleştiri kuramı, doğayı merkeze alarak yeni bir zıtlık yaratmak gibi bir amaç güdmemektedir. Aksine doğayla insan arasında sıkı bir bağ kurarak eşitlik ilkesine dayanan bir sistemler ağı oluşturmaya çalışmaktadır.

İnsanın kendini doğadan farklı görmesi ve kendi kimliğini doğanın karşıtı olarak tanımlayabilmesi, ekoeleştirmenler tarafından çevrenin yok edilmesinin birincil sebebidir. Bu düşünceye göre insan ancak kendini doğanın bir parçası olarak görürse onu sömürmekten vazgeçebilir. İnsanın kendini doğadan farklı görmesi insanın doğa üzerinde bir kontrol oluşturma çabasını da beraberinde getirmiştir. "İnsanözekli" (anthropocentricism) düşünce sistemi de bunun sonucu olarak gelişmiştir (Buell, 1999: 704). İnsanı merkeze alan bu düşünce sisteminde insan her türlü değeri kendi varlığında barındırır ve dış dünya sadece insana hizmet etmek ve onun ihtiyaçlarını karşılayabilmek için vardır. Doğanın değeri de ancak insana hizmet ettiği ölçüde belirlenir. İnsanın doğayı sömürmesini ve doğal kaynakların tüketilmesini haklı gösteren insanözekli düşünce sisteminin gelişmesi ve yerleşmesi Lynn White'a göre dini kökenlere dayanmaktadır:

Batı formuna tam olarak uyum sağlamış olan Hristiyanlık, dünyanın gelmiş geçmiş en insanözekli dini olmuştur. Eski pagan ve Asya dinlerinin tersine, Hristiyanlık sadece insan ve doğa arasındaki ayrımın ortaya çıkmasını değil, aynı zamanda insanın doğayı sömürmesinin de Tanrı'nın isteği olduğunu vurgular. (1996: 10)

İnsan türünü evrendeki ilgiye değer tek canlı olarak gören dini söylemlere karşı, ekoloji bilimi tamamen farklı bir düşünce geliştirerek, bu tür eşit olmayan güç ve otorite dağılımının evrene düzen ve denge yerine sadece yıkım getireceğini göstermiştir. Evrendeki tek rasyonel canlı olan insana, Tanrı doğanın efendisi olma yetkisini vermiştir. Dini söylemlerin insanı diğer canlılar arasında kayda değer tek tür olarak görmesine tepki gösteren ekoloji bilimi ve ekoeleştirel kuram doğadaki insan hegemonyasının evrenin bütünü için bir yıkım olacağını savunur. Bu yıkımın sebebi sadece dini söylemler veya insanın bireysel anlamda doğaya karşı geliştirdiği umursamaz tavır değil, aynı zamanda daha geniş çapta yürütülen ekonomik politikalardır. Bu bağlamda kapitalizm en çok eleştirilen sistemlerin başında gelmiştir. İnsanları daha çok tüketmeye teşvik eden, kapitalist ekonominin çevre üzerindeki yok edici etkisi, Ruşen Keleş tarafından şöyle ifade edilmiştir:

Daha önce de, yeri geldikçe belirtildiği gibi kapitalist sistem, çevre sorunlarının asıl sorumlusu olma niteliğini korumaktadır. Yeni görünümler ve isimler altında, değişik yöntemler kullanılarak, sorunların çözümüne yaklaşması sistemin özünde var olan, niteliğinden ve mantıksal yapısından ileri gelen çelişkilerin ortadan kaldırılmasına yetmiyor. (Keleş, 1993: 169-170)

Dini dogmalar ve tabuları yıkarak, yanlızca üretim ve tüketimi ön plana çıkaran kapitalist ekonominin çevreyi bir kazanç sağlayıcı ham madde kaynağı olarak görmesinin önüne geçmeye çalışan ekoeleştirel kuram, edebiyatı doğayla ilgili yerleşmiş ideolojileri yıkmak için mükemmel bir araç olarak görür; çevre ve insan arasında uzlaşma sağlayarak ekolojik bir çevre kavramı yerleştirmeye çalışır. Ekoeleştirel kuram, edebiyatın temel işlevinin de doğanın bir "öteki" olarak görülüp dışlanması değil insanı doğaya yaklaştırmak ve insanın doğayla özdeşleştirilmesini sağlamak olduğunu ileri sürer. Bu özdeşleştirmeyi sağlamak için Norveçli eko-filozof Arne Naess tarafından geliştirilen Derin Ekolojinin (Deep Ecology) "benlik geliştirme" (Self-realisation) kavramından faydalanır (Naess, 1995: 226). Bu görüşe göre insanın benlik kavramı sadece kişisel egosuyla sınırlı kalmayıp diğer varlıkları da içermelidir. Benlik kavramının genişletilerek doğadaki tüm canlıları kapsaması, insanın olgunlaşması ve bencilliğini yenmesi anlamına gelmektedir. İnsan kendini diğer canlılarla özdeşleştirebildiği ölçüde, doğayı yok etmenin kendini yok etmek olduğunu kavrayabilir. İnsan ve diğer canlılar arasındaki farklılıkları ortadan kaldıran bu görüş "ekolojik benlik" (ecological self) olarak da adlandırılır (Naess, 1995: 226). Ekolojik benliği gelişmiş olan insan doğaya karşı olan tüm önyargılarından kurtularak, onu "öteki" olarak değil kendi benliğinin bir parçası olarak görmeyi başarır. Bu noktada edebiyata düşen en önemli görev de evrendeki hiçbir canlının diğerlerinden bağımsız olarak görülemeyeceği, herşeyin birbirine bağlı olduğu fikrini benimseyerek insanların ekoloji benliklerini geliştirmelerini sağlamak olmalıdır.

Bu bağlamda, yazınsal yapıtların incelenmesinde dikkat edilecek en önemli etmen doğanın metne nasıl yansıtıldığının araştırılıp, doğaya atfedilen basmakalıp fikirlerin sorgulanmasıdır. Doğayı tanımlama amaçlı kullanılan basmakalıp ifadeler, doğanın daha da dışlanarak bir kenara itilmesine sebep olmuştur. Dolayısıyla doğa fiziksel bir varlık değil insan düşüncesini aktarmak amacıyla kullanılan imgesel bir araç durumunda kalmıştır. Doğanın yazınsal yapıtlarda nasıl temsil edildiğini görmeye çalışırken, bu fikirlerin "ekolojik çevre görüşüyle uyuşup uyuşmadığının saptanması" ekoeleştirinin en önemli konusunu oluşturmaktadır (Glotfelty, 1996: xix). Metinlerde sıkça görüldüğü üzere doğanın metaforik anlamlar yüklenen bir simge durumundan çıkarılıp fiziksel gerçekliği olan bir sistem olarak algılanması insanın da bu sistem içerisinde diğerleri gibi evrime uğramış, aynı kurallara bağlı milyonlarca türden yanlızca biri olduğu fikri Scott Slovic tarafından da aşağıdaki şekilde vurgulanmıştır:

Her ne kadar kentsel bir yaşam sürdürsek ve doğadan ne kadar uzak olursak olalım, et, kan ve kemikten oluşan ve yaşamı ekosistemin varlığına bağlı olan iki ayaklı hayvanlarız. Vücudumuz çürümeye mahkum, nefes alış verişlerimizi ağaçlara ve yiyeceklerimizi de toprağa borçluyuz. (1999: 27)

İnsanı diğer canlılarla bir tutan ve bu sayede insanözekli düşünceyi yıkan ekeoleştirel kuram doğadaki tüm canlılara eşit ölçüde ilgi gösterir. Doğanın yazınsal metinlerde nasıl yansıtıldığıyla yakından ilgili olan dilin kullanımı konusu ekoeleştiriyi postmodernizmden ayıran en önemli unsurdur. Ekoeleştirinin üzerinde önemle durduğu bir unsur olan dil, eleştirmenler arasında tartışma konusu olmuştur. Postmodernizmin "kurmaca doğa" kavramına karşı çıkan ekoeleştiri, dış dünyayı betimleyen ve ona anlamlar yükleyen dilin, doğanın temelde var olmasını sağlayan bir kavram olarak algılanmasını reddeder (Scigaj, 2000: 333). Postmodernizme göre doğa bir metindeki kelimelerden başka hiç birşey değildir ve dolayısıyla "dış dünya hakkında onu betimlemek için kullandığımız dilin dışında birşey bilemeyiz" (Bennet, 2003: 299). Dili tek gerçeklik olarak algılayan postmodernizme karşı çıkan ekoeleştirel kuram, "dilin betimlemeler yoluyla oluşturduğu doğa kavramının gerçeğiyle uzaktan yakından ilgisi olmadığını" savunarak dilin doğayı yaratma yeteneğinin olamayacağını çünkü bu tür bir betimlemenin sadece yaratıcısının hayal ve düşüncelerinin ürünü olacağını ileri sürer (Bate, 2000: 247). Dolayısıyla, çevrenin fiziksel gerçekliğinin tanınmasını vurgulayan ekoeleştirel kuram "doğayı varoluşun temeli" olarak sunar (McKusik, 2000: 17). Ekolojinin bütünsellik ilkesinden faydalanarak dili dış dünyadan ayırmanın tamamen yanlış olduğunu, insanların dillerini doğal çevreleriyle etkileşimleri sonucu geliştirdiklerini savunur. Bu sebeple dil insanı doğadan uzaklaştırmak yerine, onları doğayla etkileşim içine girmeye teşvik ederek, doğaya yakınlaştırmalıdır. Asıl önemlisi de, gittikçe artan çevre sorunları ve bunların insan hayatı üzerindeki olumsuz etkileri, doğanın kurmaca değil fiziksel bir gerçeklik ve ayrıca, tüm canlıların yaşam kaynağı olduğunu, insana hatırlatır niteliktedir.

Bununla birlikte, ekoeleştirel kuramın dile tamamen karşı olduğunu düşünmek yanlıştır. Ekoleştiri tarafından asıl kabul görmeyen düşünce sistemi, doğanın dil tarafından oluşturulmuş ve fiziksel gerçekliği olmayan bir kurmaca olarak algılanmasıdır. Ekoleştirye göre dil, içeriğinde toplumların düşünce sistemlerini ve değer yargılarını barındırdığına göre, yazınsal metinlerde ekolojik bilinçlendirme oluşturacak şekilde kullanılmalıdır. Ekolojik problemlere karşı yeterli duyarlılığın sağlanması ve çevre bilincinin yerleştirilmesi için dilin ekoeleştiride hayati önem taşıyan bir yeri vardır. İnsan kültürünün en önemli öğesi sayılan dil ve dış dünyayı birbirine yaklaştırarak aralarındaki farklılıkları ortadan kaldıran ekoleştirel kuram bir kez daha bütünsellik ilkesini doğrulamış olmaktadır.

Doğa, yazınsal yapıtlarda dil yoluyla temsil edilirken dikkat edilmesi gereken konu insanların düşüncelerinde tek bir doğa kavramının yerleştirilerek bunun doğru olarak kabul edilmesini sağlamak yerine, birçok doğa kavramının metin içinde etkileşim içerisinde bulunmasına olanak sağlamalıdır. Eleştirmenin görevi de yazınsal metindeki farklı yaklaşımları ve "doğanın her bir öğesinin birbiriyle olan etkileşimini incelemek olmalıdır" (McDowell, 1996: 374). Bu sayede metinlere daha önce de belirtildiği gibi çok seslilik kazandırılmış olur. Nasıl ki ekosistemlerin varlığı, içindeki organizmaların çokluğuna ve farklı canlıların birbiriyle olan ilişki ve etkileşimlerine bağlıysa, farklı bakış açılarının ve fikirlerin yazınsal metinlerde birbiriyle etkileşimleri de, o metne anlam ve içerik zenginliği katar. Bu konu hakkında Andrew Brennan şunları söyler:

Çevre tartışmalarında farklı grupların biraraya gelmesi tartışılan konu hakkında birden çok görüş ortaya çıkararak, konunun farklı yönlerinin görülmesini sağlar. Yüzeysel analiz bir durumun sadece tek bir dünya görüşüyle açıklanabileceğini varsayar. Örneğin ekonomi dilinde olaylar sayılarla, gider ve gelir hesaplarıyla açıklanmaya çalışılır. Bu tür basite indirgemeler derin analiz tarafından reddedilmiştir. Aynı konu üzerine farklı yaklaşımlar olması ve bunların bazılarının da farklı konularda uzlaşma sağlaması son derece doğaldır. (1999: 179)

Doğayla ilgili farklı görüşlerin, bu farklılıkları azaltmadan bir araya getirilmesi ve bir uzlaşma sağlanmasını sağlayan ekoeleştirel kuram daha önce sessiz bir nesne olarak görülen ve dışlanan doğanın sesini duyurmasını ve hatt"aktif roller üstelenen, direnme ve fikir sorgulama gücüne sahip" bir özne olabilmesini sağlamıştır (Raglon, 2001: 256). Doğa artık insan toplumlarının birbiriyle olan ilişkilerini, örneğin, bir sevgiliye duyulan aşkı veya politik düşünceleri aktarmaya yarayan bir araç değil karmaşık sistemler bütününe sahip, bilimsel gerçekliği yadsınamaz bir olgu olmuştur.

Sonuç olarak, ekoleştiri kuramı yirminci yüzyılın ancak sonlarına doğru varlığı kabul edilen çevre sorunlarına karşı edebiyatın bir tepkisi olarak ortaya çıkmış ve edebiyatın sosyal ve toplumsal sorumluluğunu ön plana çıkarıp edebiyatta çevre bilincini yerleştirerek doğanın yokedilmesinin önüne geçmeyi amaçlamıştır. Yazınsal kuramların ilgisini insan dışındaki çevreyi ve canlıları incelemeye yönlendiren ekoeleştiri, yazınsal metinlerde şimdiye kadar yerleşmiş geleneksel doğa kavramını yıkarak bilimsel bir çevre görüşünün kabul edilmesini sağlamıştır. Ekolojinin vazgeçilmez öğesi olan doğadaki her bir parçanın birbirine bağımlılığı ilkesinden yola çıkarak insan merkezli düşünce sistemini köklerinden sarsmıştır. Bunun yerine eşitlik ilkesine dayanan ve insanı milyonlarca diğer türden yanlızca biri olarak gören bir dünya görüşünü ortaya atmıştır. Kısacası, toplumsal ve kişisel bazda radikal değişiklikler öngören ekoeleştirel kuram, insan düşüncelerini şekillendirip, yönlendirme gücüne sahip olan edebiyata çevre bilincinin yerleştirilmesi konusunda çok önemli roller yükleyerek, doğayla dost yeni bir dünya görüşü için çalışır.

Dipnotlar

1 Metinlerden yapılan alıntıların tamamı makalenin yazarı tarafından çevirilmiştir.

2 Ekoloji sözcüğü ilk olarak 1866 yılında Alman biyolog Ernst Haeckel tarafından kullanılmıştır. Yer anlamına gelen Yunanca kökenli oikos ve bilgi anlamına gelen logia kelimelerinin bir araya gelmesiyle ekoloji terimi türetilmiştir (Keleş, 1993: 34). Ekoloji canlılarla çevre arasındaki etkileşimi inceleyen, biyolojinin bir yan dalı olarak gelişmiş bir bilim dalıdır.

3 Ekosistem kavramı evrenin bir bütün olarak algılanarak işleyişinin bu bütünün parçaları arasında kurulmuş olan etkileşime dayalı olduğunu belirtir. Bu bütünün ayrılmaz parçaları olarak, canlıların birbiriyle oluşturdukları ilişkiler ve canlı cansız tüm çevreleriyle etkileşim içinde bulunmaları, dengelerin korunmasına dayalı dinamik sistemin oluşmasına yol açmıştır. Farklı türlerin oluşturduğu bu karmaşık ilişkiler sisteminin bütününe ekosistem adı verilir.

Kaynakça

Bate, Jonathan. (2000). The Song of Earth. Cambridge: Harvard UP.

Bennet, Michael. (2003). "From Wide Open Spaces to Metropolitan Spaces: The Urban

 Challenge to Ecocriticism" The Isle Reader. Eds. Michael Branch and S. Slovic.  Athens: Georgia UP, 296-317.

Berry, Thomas. (1995). "The Viable Human" Deep Ecology for the 21st Century. Ed. George Sessions. Shambhala, 8-18.

Branch, Michael. (1994). "Ecocriticism: The Nature of Nature in Literary Theory and Practice"

http://weberstudies.weber.edu/info.htm  [4.07.2004]

Brennan, Andrew. (1999). "Comment: Pluralism and Deep Ecology" Philosophical Dialogues: Arne Naess and Progress of Ecophilosophy. Eds. Andrew Brennan and N. Witoszek. Lanham: Rowman and Littlefield, 175-180.

Buell, Lawrence. (1999). "The Ecocritical Insurgency" New Literary History 30 (3): 699-712.

Carson, Rachel. (1962). Silent Spring. Boston: Paul Brooks.

Doltaş, Dilek. (2003). Postmodernizm ve Eleştirisi. İstanbul, Inkılap.

Evernden, Neil. (1996). "Beyond Ecology" Ecocriticism Reader. Eds. Cheryll Glotfelty and H. Fromm. Athens: Georgia UP, 92-104.

Glotfelty, Cheryll. (1996). "Literary Studies in an Age of Environmental Crisis" Ecocriticism Reader. Eds. Cheryll Glotfelty and H. Fromm. Athens: Georgia UP, xv-xxxvii.

Head, Dominic. (1998). "The (Im)possibility of Ecocriticism" Writing the Environment. Eds. Richard Kerridge and N. Sammells. London: Zed Books, 27-39.

Howard, William. (1996). "Some Principles of Ecocriticism" Ecocriticism Reader. Eds. Eds. Cheryll Glotfelty and H. Fromm. Athens: Georgia UP, 69-91.

Keleş, Ruşen ve C. Hamamcı. (1993). Çevrebilim. Ankara, İmge.

Kroeber, Karl. (1994). Ecological Literary Criticism. New York: Columbia UP.

Love, Glen A. (1999). "Ecocriticism and Science: Toward Consilience?" New Literary History. 30 (3): 561-576.

McKusick, James. (2000). Green Writing: Romanticism and Ecology. New York: St. Martin.

McDowell, Michael. (1996). "The Bakhtinian Road to Ecological Insight" Ecocriticism Reader. Eds. Cheryll Glotfelty and H. Fromm. Athens: Georgia UP, 371-391.

Naess, Arne. (1995). "Self-Realisation: An Ecological Approach to Being in the World" Deep Ecology for the 21st Century. Ed. George Sessions. Shambhala, 225-239.

Raglon, Rebecca and M. Scholtmeijer. (2001). "Heading of the Trial: Language, Literature, and Nature's Resistance to Narrative" Beyond Nature Writing. Eds. Karla Armbruster and K. Wallace. London: Virginia UP, 248-262.

Ruekert, William. (1996). " Literature and Ecology" Ecocriticism Reader. Eds. Cheryll Glotfelty and H. Fromm. Athens: Georgia UP, 105-123.

Scigaj, Leonard. (2000). " Reveling in the Referential Flux" Reading Under the Sign of  Nature. Eds. John Tallmadge and H. Harrington. Salt Lake City: Utah UP, 333-349.

Slovic, Scott. (1999). "Giving Expression to Nature" Environment 41 (2): 25-32.

Tudge, Colin. (1999). "The Great Green Book" New Statesman 128 (4432): 35-40.

White, Lynn. (1996). "The Historical Roots of Our Ecological Crisis" Ecocriticism Reader. Eds. Cheryll Glotfelty and H. Fromm. Athens: Georgia UP, 3-14.