Anasayfa    Giriş    Yayın İlkeleri    Ciltler    Özel Sayılar ve Bölümler    Yayın Yönetmeni    Yayın Kurulu    Hakemler   
Basıma Hazırlayanlar    Etkinlikler    LITTERA Hakkında    İletişim    Duyuru    Dizin    Français    English

Yevgeni Petrov

İLF'LE İLGİLİ ANILARDAN

Ölümünün Beşinci Yılı İçin

Çeviren: E.Zeynep Günal*    

Birlikte asansörle yukarı çıkardık. İlf dördüncü katta oturuyordu, ben beşinci katta tam onun üstünde. Vedalaşır ve şunları konuşurduk:

-Yarın onda değil mi?

-En iyisi on bir olsun.

-Ben mi size geleyim, yoksa siz mi bana?

-En iyisi siz bana gelin.

-Saat on birde o halde.

-İyi geceler Jenya.

-Hoşça kalın İlyuşa.

Asansörün demir kapısı ağır ağır, titreyerek kapanır, metal kafes sarsılırdı. İlf'in evinin kapısını çalışını duyardım. Asansör gıcırtıyla bir katı henüz tırmanmış olurdu. Aralığa çıkar ve aşağıda kapanan kapıyı duyardım.

Hemen her gün böyle geçiyordu, çünkü bir yazar yazmalıdır ve biz İlf'le her gün buluşuyor yazıyorduk. Yazmaya başladığımız ilk zamanlarda yalnızca masanın başında yan yana ya da karşılıklı oturarak (iki piyanoda aynı parçayı seslendiren iki piyanist gibi) her sözcüğü birlikte yazmakla kalmadığımız gibi, iş mektuplarını bile kaleme beraber alışımız ve yazı işlerine, yayın evlerine beraber gidişimiz aklıma geliyor.

Birlikte yazma ve düşünme alışkanlığımız o kadar ileri gitmişti ki birbirimizden ayrı, bölüm bölüm yazdığımız son kitabımız "Tek Katlı Amerika"yı kaleme almaya başladığımızda çok sancı çekmiştik. İlf artık o sıralar hastaydı ve otuz altı yılının yazını tamamen farklı yönlerde bulunan yazlıklarımızda geçiriyorduk. Bir strateji oluşturmuştuk, daha doğrusu heveslenmek için ilk bölümü birlikte yazmıştık. Sonra kimin hangi bölümleri yazacağını belirleyip evlere dönmüştük. Bir ay sonra bir tomar el yazmasıyla buluşmaya karar vermiştik.

Boş bir sayfanın önünde tüm bir gün ve tüm bir gece, sonra tekrar tüm bir gece oturduğumu ve tek bir satır dahi yazamadığımı anımsıyorum. Her şey bana engel oluyordu: köpek havlaması, akordeon, komşu yazlıktaki radyo, hatta kocaman çamların tepelerinde çığlıklar atan kargalar bile.

Hayal kırıklığı içerisinde, yaz için Kraskovo'da küçük bir ev kiralamış olan İlf'e gittim. Toprak burada kumluydu, çam ağaçları vardı  ve tüberküloz hastaları için uygun bir yer sayılıyordu.

İlf benim gelişime çok sevinmişti, hatta doğal sayılmayacak kadar hararetli bir biçimde sevinmişti. Hemen, komplo hazırlayanlar gibi, bahçeye çıktık. İlf beni hamağa yerleştirdi, kendisi ise yanıma sıraya oturdu.

-Biliyor musunuz, Jenya, -dedi,- hiçbir şey çıkmadı benden.

Serçe parmağı kadar kalın camları olan küçük çerçevesiz monoklünü çıkardı, gözlerini parmaklarının dışıyla ovuşturdu, monoklünü tekrar taktı ve birden baktı.

Benim de ona aynı hüzünlü haberle geldiğimi söyledim. Gülümsemedik bile. Bu önemli bir sorundu. Uzun süre düşündük ve en sonunda işin boyutlarının her ikimizi de korkuttuğuna, hiç olmazsa birer bölüm yazmamız gerektiğine ve o zaman İlf'e gelmeme, el yazmasını birlikte düzeltmeye, sonraki iki bölümü detaylarıyla gözden geçirmeye, tekrar buluşmaya, kitabı bitirinceye kadar bu şekilde devam etmeye karar verdik. Madem ki sonrasında, ne olursa olsun beraber düzeltme yapacaktık, cesurca yazmaya karar verdik!

Üç gün sonra yaşamımda ilk kez kendi başıma yazdığım bir bölümle birlikte İlf'e giderken çok heyecanlıydım. Eleştiriden asla o zamanki kadar korkmamıştım. Önce kendi yazdığı bölümü İlf bana gösterdi. Ben okurken kah omuzunun üzerinden bana bakıyor, kah terasta zorlukla nefes alarak geziniyordu. Anlaşılan benim hissettiklerimi o da hissediyordu.

Okuyor ve gözlerime inanamıyordum. İlf'e ait olan bölümü sanki birlikte kaleme almıştık. İlf beni acımasızca eleştirmeye uzun bir süre önce alıştırmıştı, hem korkuyor hem de aynı zamanda dört gözle düşüncemi bekliyordu, tıpkı benim onun katıksız, bazen sert ama tamamen yerinde ve dürüst sözlerini dört gözle beklediğim ve korktuğum gibi. Yazdıkları çok hoşuma gitmişti. Yazılana ne bir şey eklemek ne de bir şeyi çıkarmak istiyordum.

"Demek ki bugüne kadar,- diye düşünüyordum dehşet içinde,- birlikte yazdığımız her şey İlf'e aitmiş, benim ise teknik bir yardımcıdan başka biri olmadığım ortada."

-Hoşuma gitti,- dedim, - bence herhangi bir değişikliğe gerek yok.

-Böyle mi düşünüyorsunuz gerçekten?- diye sordu, sevincini gizlemeden.

 "gÇalışırken sürekli saçma sapan şeyler yazıyormuşum gibi geliyordu bana.

Kendi yazdığım bölümü yan cebimden çıkarmıştım ve açıkç"şimdi şu saçmalığı okuyun bakalım" türünden ya da buna benzer bir şey söylemeyi istiyordum, oysa tek laf edememiştim. Bir şey söylemeden el yazmasını uzattım. Yabancı bir göz, benim kağıdıma ilk kez bakarken hep heyecanlanırım. Ama ne daha önce ne de daha sonra, o anki gibi bir heyecana kapıldım. Çünkü bu yabancı bir göz değildi. Bununla birlikte benim gözüm de değildi. Belki de en zor anında vicdanına kulak veren bir insan da benzer duyguyu yaşıyordur.

İlf uzun süre, dikkatle bana ait el yazmasını okudu. Sonra dedi ki:

-Beğendim. Bence iyi.

Bize işkence eden şey ne çabuk tatlıya bağlanmıştı! Birlikte çalıştığımız on yıl içinde aynı üslubu edindiğimiz ortadaydı. Yapay bir üslup oluşturmak olanaksızdır, çünkü üslup, tüm ruhsal ve hatta fiziksel özellikleriyle birlikte yazan kişinin edebi ifadesidir. Bence üslup, analizi yapılamayan bir şeydir (İlf öldükten sonra olağanüstü akıllı, sert ve her şeyi bilen bir eleştirmen kimin hangi bölümü yazdığını kolaylıkla ayırt edebileceğini iddia ederek "Tek Katlı Amerika"nın analizini yapmıştı, ama tek bir bölümü bile doğru saptayamamıştı). Anlaşılıyor ki İlf'le birlikte edindiğimiz üslup her ikimizin de ruhsal ve fiziksel özelliklerinin ifadesiydi. Anlaşılıyor ki İlf bensiz ben de İlf'siz yazarken, her birimiz yalnızca kendini değil, her ikimizi de ifade ediyorduk.

Kitap bu şekilde, çabucak ve yıl boyunca hiçbir sıkıntı çekmeden yazıldı. Ama 36-37 yıllarının kışında her zaman yaptığımız gibi beraber yazmak için buluştuk. "Tonya" gibi uzun bir öykü ve birkaç gazete yazısı yazdık.

Nisanın başıydı, her zamanki saatte İlf'in dairesine indim. Arkalıksız geniş bir divanda yatıyor (genellikle bunun üzerinde uyur, gün içinde ise çarşaf takımlarını sandığa kaldırırdı) ve Mayakovski okuyordu. Divanın üzerinde ve yerde çoktan okuduğu gazeteler ve birkaç kitap duruyordu. İlf çok okur ve özellikle savaş ve deniz konulu edebiyatı severdi. Tanıştığımızda (1923 yılıydı) bana Corbert'in İngiliz Deniz Bakanlığı'nın materyallerine göre yazılmış olan dört ciltlik kitabında okuduğu ünlü Utland Savaşını olağanüstü bir canlılıkla ve eksiksiz betimlerken ne kadar büyülendiğimi anımsıyorum.

"Gözlerinizin önüne getirin,- diyordu- sakin mi sakin bir deniz, tıs yok, birbirini yok etmeye hazırlanan dev gibi iki donanmanın arasında açık yelkenleriyle küçük bir balıkçı teknesi durmakta..."

O gün Mayakovski okuyordu.

-Düzyazılarını yeniden okumayı deneyin,- demişti İlf kalkıp kitabı bir kenara koyarken, -her şey mükemmel.

İlf Mayakovski'yi çok severdi. Ondaki her şey İlf'i hayran ediyordu. Hem yeteneği, hem boyu, hem sesi, hem sözcüklere ustalıkla hakim oluşu, ama en çok da edebi dürüstlüğü.

Yazmak için oturduk. İlf bitkin görünüyordu. Neredeyse bütün gece uyumamıştı.

-Belki ertelesek daha iyi olmaz mı?- diye sordum.

-Hayır, düzelirim,- diye yanıtladı. "gBiliyor musunuz önce şu kağıtları keselim. Uzun zamandır bunu yapmak niyetindeydim. Nedense bu kağıtlar bana rahat vermiyor.

Kısa bir süre önce birisi İlf'e kocaman tabakalar halinde bir pudluk1 kağıt hediye etmişti. Birer tabaka alıyor, ikiye katlıyor, bıçakla kesiyor, sonra tekrar ikiye katlıyor ve yine kesiyorduk. Başlarda bu işi yaparken konuşuyorduk (canınız yazmak istemediğinde her iş iyidir). Sonra kendimizi kaptırdık ve konuşmadan hızla çalıştık.

-Haydi görelim bakalım kim daha hızlıymış?- dedi İlf.

İşini ustalıkla rasyonel bir hale getirmişti ve tabakaları büyük hızla kesiyordu. Ben de geri kalmamaya çalışıyordum. Gözlerimizi ayırmadan çalışıyorduk. En sonunda İlf'e tesadüfen göz attım ve solgunluğu beni müthiş korkuttu. Ter içinde kalmıştı, zorlukla ve hırıldayarak nefes alıyordu.

-Boş verin, -dedim, -yeter.

-Hayır,- diye yanıtladı beni şaşırtan bir inatla, -sonuna kadar yapmak zorundayım.

Her şeye rağmen kağıtları kesti. Hala aynı şekilde solgundu, ama gülümsüyordu.

-Haydi artık çalışalım. Yalnızca bir dakika dinleneceğim.

Sandalyenin arkalığına eğildi ve bu şekilde beş dakika kadar oturdu.

Kendini eleştirme eylemlerinden sonra demokratik davranmaya karar veren ve ziyaretçileri odasına ısrarla çağıran bir kurum başkanını, korkunç bir bürokratı anlattığımız mizah öyküsünü yazmaya koyulduk. Canımız yazmak istemiyordu. Hani derler ya sırf teknik olarak yazıyorduk. Yarısına kadar yazmıştık.

-Yarın bitirelim,- dedi İlf.

Eve akşam bir toplantıdan sonra döndük. Konuşmadan asansöre bindik ve dördüncü katın aralığında vedalaştık.

-Yarın on birde o halde, -dedi İlf.

-Yarın on birde.

Asansörün ağır kapısı kapandı. Zil sesini duydum, İlf'in eliyle çaldığı son zil sesini. Kendi katıma çıkarken kapının kapanma sesini duydum. Hayattaki İlf'in arkasından son kez kapanan kapının sesini.

Yeni Moskova apartmanının o asansörünü, o kapılarını, o hafifçe aydınlatılmış merdivenlerini, kireçten yer yer  kirlenmiş merdivenlerini hiçbir zaman unutmayacağım. Dört gün boyunca o merdivenlerde koşmuş, "25" numaralı o kapıları çalmış ve adeta uçup gitmeye hazır o oksijen yastıklarını asansörle taşımıştım. O sıralarda bu yastıkların kurtarıcı gücüne içtenlikle inanıyordum, çocukluğumdan beri oksijen yastıklarının getirilmesinin son anlamını taşıdığını  bilmeme rağmen. İki saattir beklenen o ünlü profesör geldiğinde diğer doktorların yapamadığını yapacağına kesinlikle inanıyordum, ama ünlü profesörü işgüzarlıkla çağırmaya razı olan o doktorların kederli görüntüsünden, her şeyin bittiğini anlayabilirdim. Ve ünlü profesör geldi ve daha kürkünü çıkarmadan eşikte yüzünü buruşturdu, çünkü can çekişen adamın iniltilerini duymuştu. Elini nerede yıkayabileceğini sordu. Kimse ona yanıt vermedi. İlf'in ölmekte olduğu odaya girdiğinde kimse ona bir şey sormamıştı, o da kimseye. Muhtemelen, kendini zamansız gelen bir konuk gibi rahatsız hissetmişti.

Ve son gelmişti. İlf kolları iki yanında, gözleri kapalı ve bir anda bembeyaz kesilmiş son derece huzurlu yüzüyle divanda yatıyordu. Oda iyice aydınlatılmıştı. Akşamın geç bir vaktiydi. Pencere ardına kadar açıktı ve soğuk Nisan rüzgarı İlf'in kestiği kağıtları hışırdatarak dilediğince geziyordu odada. Dışarısı karanlık ve yıldızlıydı.

 Beş yıl önceydi. İlf geçirdiği bu son Nisan için not defterine şunları yazmıştı: "Kırmızı burunlu ilkbaharı seviyorum".

Beş yıl tarih olmak için çok kısa bir zaman dilimidir. Ama bu beş yıl içinde geçen olaylar, bir bilim adamının bir yüzyıllık tarihi yazması için yeterli.

Eğer görseydi İlf'in bu olaylar hakkında ne söyleyeceğini düşünüyorum hep. Bu anavatan savaşı sırasında ne yapar, ne söylerdi? Elbette hepimizin , Sovyet insanlarının yaptığını yapar, savaş ve zafer için yaşardı, yalnızca savaş ve zafer için.

O gerçek bir Sovyet insanıydı, yani bir vatanseverdi. Sovyet insanının özünü, yani yepyeni bir formasyonun insanını düşünürken hep İlf'i anımsıyorum ve hep İlf gibi olmak istiyorum. Titizliğe varacak kadar prensip sahibiydi, her zaman açıkça ne düşündüğünü söyler, asla övünmezdi, dalkavukluğun ve yağcılığın her türünden şiddetle, içtenlikle nefret ederdi (ve özellikle ona en itici gelen tür edebi yağcılıktı). öişirilmiş ünün bedelini çok iyi bilir ve bundan korkardı. Bu nedenle asla edebiyat işlerinin bu türden yönlerine ilgi göstermez, hiçbir edebi ayrıcalık istemez ve dilemezdi. "Sovyet düzenini sevmek yetmez. Onun da seni sevmesi gerekir" ifadesi ona aittir. Ve o cesaretle, gururla kutsal ve parlak komünist geleceğe giden yolu temizleyen hiciv ustasının ağır ve çoğu zaman nankör emeğini, Mayakovski'nin deyişiyle "pankartın pütürlü dilinin çıkardığı veremli tükürükleri" titizlikle temizleyen bir insanın emeğini üstlenmişti.

1942      

                    

       

                        

Dipnotlar

1 Pud: Ağırlık birimi. 1 pud=16,8 kg.