Anasayfa    Giriş    Yayın İlkeleri    Ciltler    Özel Sayılar ve Bölümler    Yayın Yönetmeni    Yayın Kurulu    Hakemler   
Basıma Hazırlayanlar    Etkinlikler    LITTERA Hakkında    İletişim    Duyuru    Dizin    Français    English


Mehmet Başak Uysal

VIRGINIA WOOLF'UN GÜNCELERİNDE YANSIYAN DUYGULANIM BOZUKLUKLARI

ÖZET:

Virginia Woolf,  yaşamı boyunca zaman zaman  manik depresif sıkıntılar çekmiştir. Bu sıkıntıların genelinde yatan sebepler gerek psikolojik açıdan gerek kalıtımsal açılardan ele alınırken, bunların yansımaları yazarın tuttuğu güncelerinden yola çıkılarak  ortaya konulmaya çalışılmıştır.

Summary: Manic Depressive Disordersive Disorders in Virginia Woolf

Virginia Woolf  intermittently   got into trouble with manic depressions in her life time. The essay takes up the issues of the reasons behind these psychological disorders in terms of hereditary   factors and reflections of these problems onto her literary career referring to her diaries.

Anahtar Sözcükler: Virginia Woolf, Manik Depressif , Basit depresyon, iki uçlu duygulanım bozukluğu, Akıl sağlığı/Delirme

Key Words: Virginia Woolf, Manic Depression, Bipolar Disorder, Sanity /Insanity

Her insan hayatı boyunca zor günlerle, kayıplarla karşılaşır; vaktinden önce yitirilen ana-babalar, erkek ve kız kardeşlerin acılarına katlanmak zorundadır. Böylesi acılar insanı derinden sarsar, çocuğun kendine güvenini kaybetmesine sebep olur, onu ansızın bir değersizlik ve bunalım seline sürükleyebilir. Bu günleri atlatmada güçlüklerle karşılaşır, yanı başında birilerinin bulunması ihtiyacını duyar, iç dünyasının o karmaşık ve karanlık halini paylaşmak ister.

Her çocuğun anılarında böylesi acı dönemler bulunabilir. Ama ölüm kaçınılmazdır. Woolf da aile yaşamının kaçınılmaz trajedisine karşı birçok çocuktan daha duyarlı bir yapıya sahiptir. 1895'te annesi Julia'nın ölümüyle, Stephen ailesi çocuklarının yaşamlarında ilk büyük kriz ortaya çıkar. Fakat hiçbiri Virginia'nın geçirdiği gibi sinirsel çöküntü geçirmemiştir. Woolf annesinin beklenmedik ölümü karşısındaki duyarlığını "onun ölümü başıma gelebilecek en büyük felaketti"1diye ifade eder. Virginia, bu olayı yaşamında bir felaket olarak nitelerken bize göre haklıdır. Zira yeni şartlara uyum sağlamada çektiği zorluklara daha fazla dayanma gücünü kendinde bulamayınca ilk gerilimi, daha doğrusu ilk ruhsal bunalımı yaşar. Bu noktada hayat düzeni sadece bozulup paramparça olmakla kalmaz, aynı zamanda tamiri hiçbir zaman mümkün olamayacak ruhsal bozukluklar da kendini gösterir.

İşte bu anlamda burada Woolf için ortaya atılan manik-depresif psikoz ve depresyondan bahsetmemiz, onun iç dünyasının irdelenmesi açısından önemlidir.

Eski psikiyatri kitaplarınd"Manic depression" (Manik-depresif psikoz), bugünkü sınıflandırmada ise "Bipolar disorder (iki uçlu duygulanım bozukluğu) olarak adlandırılan bu terim psikiyatrinin bir tarafını teşkil eder. Kalıtımsal etkenler hastalığın oluşumunda önemli bir rol oynar. İlk nöbet genellikle otuz yaşın altında başlar. Depresyon veya mani nöbetlerinden sonra hastalar eski kişilik yapılarına ve psiko-sosyal uyum düzeylerine tekrar geri dönerler. Nöbetler hastada genellikle bir hasar veya iz bırakmaz. Hasta hem coşkulu, hem de çöküntülü günler geçirir. Bu coşku devresi haftalarca, aylarca sürebilir. Bu devreyi normal bir süre izler, daha sonra çöküntü devresi başlar ve uzun süre devam eder. Bu devreler düzenli değildir ve ne zaman başlayacağı, ne zaman sona ereceği belli değildir. Bu hastalığın "Akut mani"deki ön belirtileri genelde uykusuzluk ve tedirginlik şeklinde kendini gösterir, sonraları taşkın neşe ve aşırı hareketliliğin egemen olduğu bir nöbet ortaya çıkar. Bu dönemde kişi neşeden kızgınlığa dönüşen bir duygusal değişim içerisinde olur; bazen kahkahalar atar, yüksek sesle kendini öven konuşmalarda bulunur. Mani  dönemlerinde kişi, düşüncelerini sürekli olarak bir konudan diğerine atlayarak belirtirken, bazen de ilintisiz konuşmalar yapar. Genelde düşünce ve konuşma şekli hızlı bir akış gösterir. Dıştan bakıldığında canlı, etkin candan ve dostça görünürlerken; yakın bir gözlemle incelemeye alındıklarında davranışların altında yüzeysellik ve sayısız eylemlere sığınma çabaları türünden bir doyumsuzluk yatar. Çok sayıda dostları olduğundan söz etmelerine rağmen, görünürde sıcak, candan, gerçek yakınlıktan yoksundurlar. Çevresinde bulunan kimselerle şakalaşıp onları güldürmelerine karşılık, iç dünyalarında yalnızlık ve boşluk duyguları hakimdir. Tüm bu özelliklerin dışında en önemli unsur, görevlerine ve ilişkilerine olan bağlılıklarıdır. Riesman'a göre, mani eğilimleri içerisinde olan kişi diğer insanlara yönelik değil, dışa yöneliktir. Manik kişi, aslında, diğer insanlara gerçek anlamda yönelmemiş, kendi iç dünyasından kaçmaktadır bir bakıma. Daha çok derin duyguların yer almadığı, yüzeysel gerçeklerin bulunduğu bir dünyaya kaçarlar. Bunun aksi düşünüldüğünde ise, duygu çöküntüsü ortaya çıkar.

"Basit depresyon" hali içerisinde olan bir hastanın başlıca belirtileri ise; sıkıntı, isteksiz duygu durumları, ruhsal ve bedensel etkinliklerde genelde bir yavaşlama, günlük yaşam içerisinde yapılacak işlere karşı gönülsüzce yaklaşım, iş yapma gücünü kendinde bulamama, iştah azalması, zayıflama, türündendir. Bedensel alandaki uyku ve iştah değişiklikleri, bu alandaki en belirgin yakınmalardır. Özellikle gece uykuya dalma güçlüğü ve  sabah erken saatlerde iç sıkıntısı ile uyanma, kendini yorgun hissetme, baş ve sırt ağrıları görülen tipik belirtilerdir. Klinik depresyon ise tedaviyi gerektirecek düzeyde şiddetli, kişinin günlük uyumunu ve ilişkilerini bozacak yoğunlukta olabilecek türdendir. Kişinin konuşmaları monotondur ve sorulara genelde yavaş sesle cevap verir, çoğu kez tek başına kalmayı tercih eder, geçmişteki yanlışlarını ve gelecek için umutsuzluklarını düşünmek ihtiyacını duyar. Genellikle iş ve toplumsal etkinlik düzeylerinde belirgin bir bozulma görülmez. İntihar düşünceleri oldukça sıktır. Özgeçmişinde veya soy geçmişinde intihar öyküsü bulunanlarda risk oranı fazladır. Ayrıca hastaların zeka düzeyleri yükseldikçe intiharın gerçekleşme riski de artmaktadır. Sıradan bir üzüntü ve keder yaşantısı içerisinde olan hastaların yaklaşık dörtte birinde intihar olaylarına rastlanılmıştır. Ciddi depresyon hali içinde ve intihar riski yüksek hastalar, varlıklarının kimseye yararı olmadığına, ailesi ve topluma yük olduklarına inanmışlardır. Ayrıca kişinin yaşamında önemli olan kimseler, yakın akrabalar ve nesnelerin kaybı ile birlikte kişinin içgüdüsel ihtiyaçlarını ya da beklentilerini artık gerçekleştirmediğinin farkını varmasıyla birlikte ortaya çıkan düş kırıklıkları sonucunda artık bu dünya için fazla geldiği düşüncesine kendisini kaptırır ve ölüm bir noktada kurtuluş olmaktadır.

Sonuç olarak Depresyonu meydana getiren faktörleri Yatkınlık hazırlayan faktörler ve Tetikleyen faktörler olarak iki ana grupta toplayabiliriz.

Birinci grupta kalıtım, kişilik yapısı, aile düzeni ve genel kültür ve eğitim düzeyi sayılabilir. İkinci grupta ise genel psiko-sosyal stres faktörleri sayılabilir. Depresyonların kalıtımsal faktörlerle yakın ilişkisi, günümüzde iyi araştırmalar sayesinde kanıtlanmıştır. Bilhassa psiko-sosyal stres faktörüne bağlı olmadan ortaya çıkan depresyonlarda hastaların soy geçmişleri incelendiğinde oldukça anlamlı ölçüde yakın akrabalarda geçirilmiş depresyon öyküsüne rastlanmaktadır. Fakat depresyona yatkınlık hazırlayan kalıtımsal geçişin mekanizmaları henüz tam olarak aydınlatılamamıştır.

Tetikleyici faktörler arasında yer alan psikolojik stresler şöyle açıklanabilir: Kişinin yaşamında önemli olan kişiler veya nesnelerin kaybı. Bu tür bir kaybın önemi kaybedilen kişi veya nesnenin verdiği doyum ile doğru orantılıdır. Bu tür streslere en iyi örnekler, işini kaybetmek, parasını, evini, toplumsal statüsünü ve saygınlığını yitirmek ile sevdiklerinden ayrılmaktır. İnsanların büyük çoğunluğu sevdikleri yakın akrabaların ölümünden ya da ayrılmasından çok etkilenirken, kimisi de maddi kayıplardan aynı ölçüde etkilenebilir. Öte taraftan kişinin beklentilerini gerçekleştiremediğinin farkına varmasından doğan düş kırıklıkları neticesinde intihar bir çözüm gibi görünmektedir.

Yeğeni Quentin Bell'e göre "deli gibi", kocası Leonard'a göre "akıl dışı davranan" Virginia'yı ele alırken yazdığı öz yaşam öykülerine, güncelerine, mektuplarına ve en önemlisi yakınında yaşamış kişilerin yazdıklarına değinmemiz ve  yine pek çok psikiyatristin belirttiğine göre tipik bir manik-depresif hastalığı geçiren Woolf'u çocukluğundan itibaren incelememiz yerinde olacaktır.

Annesinin ölümüne kadar geçen süreç içerisinde Woolf'da ruhsal bir rahatsızlığın izleri hiç görülmez. Sağlıksız bir yapıya sahip olduğundan zaman zaman önemsiz derecede hastalıklar geçirmiştir. Fakat bu rahatsızlıkların hiçbirisi kendisinde kalıcı bir etki bırakmamıştır. Üç yaşına kadar doğru dürüst konuşma, iletişim kurabilme konusunda geri kalmış, bu durum ablası ve ailesini fazlasıyla üzmüştür.

1895 yılında on üç yaşında annesini beklenmedik bir anda kaybetmenin acısıyla oldukça yıpranan Woolf, bu olayı yaşamında başına gelebilecek en büyük felaket olarak nitelerken bir noktada haklıdır. Zira yeni şartlara uyum sağlamada çektiği zorluklara daha fazla dayanma gücünü kendinde bulamaz. Sadece hayat düzeni bozulup paramparça olmakla kalmayıp aynı zamanda hiçbir zaman tamiri mümkün olamayacak ruhsal bozuklukları da yaşacaktır. Woolf için ev bir bakıma karanlığa bürünen, iç dünyasının ışığının söndüğü, artık eski günlerdeki o neşeli, huzur dolu günlerin geride kaldığı, yerini kara bulutların kapladığı bir ortama dönüşmektedir. Bu dönemleri güncesinde pek bahsetmese de kontrol edemediği, aşırı heyecanla ve kalp çarpıntılarıyla birlikte derin bir depresyon ve kendini suçlama krizlerini anımsar. Derin bir sıkıntı içindedir. Başkalarından dehşet duyarcasına korkmaktadır. Kendisine seslenildiğinde kıpkırmızı kesilmekte, nabzı hızlı artmaktadır. En kötüsü de, kendisine başkalarının duymadığı bir takım şeyler söyleyip duran o korkunç iç seslere kulak verdiği anda içine düştüğü dehşet duygusudur. Bu noktada Stephen'ların aile doktoru David Seton, böylesi rahatsızlıklar geçiren Woolf'un derhal ders çalışmalarına ara vermesini, sade bir yaşam sürdürmesini ve ev dışı faaliyetlerde bulunmasını ister. Bu anlarda düzenli olarak günde dört saat dışarıda üvey ablası Stella ile gezintiye çıkması, ev içi sıkıntılardan kendisini kurtarmasına bir çare olmaktadır.

Öte taraftan Julia'nın genç yaşta ölümü, Sir Leslie'nin yaşamını derinden sarsmıştır. Onun yokluğuyla Sir Leslie, gariplik derecesinde kendine acıyan, çocuklarından çok fazla özveri bekleyen, kendini yaşlı, mutsuz, yalnız, terkedilmiş hissi içerisinde gören, öfkeli ve umarsız, giderek kulakları duymaz olan ve en önemlisi eski tüm iyi meziyetlerinden uzaklaşıp çekilemeyecek bir ruh haline bürünen bir baba konumuna düşmüştür. İyice içine kapanık haliyle birlikte evdeki feryatları ve yarattığı karanlık tablo, duyarlı Virginia'yı oldukça etkiler ve onun derin bir yas dönemine girmesine sebep olur. İlk önceleri Vanessa'ya, sonra Virginia'ya karşı mantıksız davranışlarda bulunmaya başlaması (kızlarının ev harcamalarını kötü idare edeceklerinden, beş parasız kalacaklarından aşırı derecede korkuyor olması) ev halkını oldukça tedirgin etmektedir. Bize göre Sir Leslie çocuklarına kol kanat gerip, onları böylesi sıkıntılardan kurtaracağına, evde daha derin bir yas ortamını oluşturmakla çocuklarının nefretini kazanmıştır.

Stella'nın Jack Hills'le flörtü ve ardından evlenerek İtalya'ya gitmesi ve Sir Leslie'nin bu yeni duruma uyum sağlarken gösterdiği kötümserlik, Woolf'u yeniden olumsuz etkiler. Kendini yeni toparlamışken evdeki huzursuzlukların ve ardından 1897 yılında Stella'nın ölümü ile birlikte iyice bunalım içerisine düşer. Hyde Park Gate'teki ev yaşamı daha zor şartlar altında sürmeye başlar. Bu dönemden itibaren tam yedi yıl, Sir Leslie'nin mutsuzluk ve kendine acıma krizleri artarak sürer. Bu durum Stella'nın görevini üstlenmek zorunda kalan Vanessa'yı da etkiler. Sir Leslie'nin artık çekilmez hali, Woolf'un dehşete kapılıp, kalbinin babasına karşı yavaş yavaş sertleşmesine yol açar. Babasını sevmeyi sürdürmesiyle birlikte, aşırı bencilliği ve Vanessa'ya yönelttiği düşüncesiz davranışlar karşısında ona duyduğu öfkeyi gizlemekte zorlanır. Bize göre daha önceleri ruhsal depresyon geçirmiş, gergin ve duyarlı bir genç kızın böylesi çelişkili duyguları yaşaması hiç de kolay değildir. Zira hastalığının izleri Virginia'da geçmek üzereyken Sir Leslie'nin böylesi tutumu yinelemesi hoş karşılanamaz.

1904'te babasının üç yıldan beri çekmekte olduğu mide kanserinden ölümünün ardından ilkinden çok daha ürkütücü bir bunalıma giren Woolf için çıldırdı demek daha doğrudur. Gerek Stella'nın, gerek babasının beklenmedik ölümleri neticesinde Woolf dünyanın anlamsız, berbat, acımasız bir yer olduğunu düşünmektedir. Quentin Bell o ev içi durumu "ölüm bu eve yabancı değildi"2diye ifade eder. İlk önceleri bir baş ağrısı ve garip bir sinirlilikle başlayan hastalık, daha da ilerleyerek sonunda babasıyla ilgili suçluluk ve kendinden nefret etme şeklinde bir kabusa dönüşmüştür. Babasının ev içi tavırları zaman zaman Woolf üzerinde olumsuz etkiler bıraksa da, babasının ardından pişmanlık duyguları yaşadığını da anlarız. Bu anlarda babasına ne kadar değer verdiğini söyleyememenin ıstırabı içerisinde bir ruh haline bürünür. Rüyalarında babasını görür. Bu durum, bize göre ataerkil bir ortam içerisinde yaşarken babasına söylemediği şeyleri bir noktada bilinçaltına iterek, babasının ölümünün ardından açıklamak zorunluluğunu kendinde hissetmesindendir. Bir bakıma Woolf burada kendi kendiyle hesaplaşır. Bu hesaplaşma, bu suçluluk duygusundan kendini kurtarma yönündedir. O anki ruhsal yapısının ne halde olduğunu kestirebilmemiz güçtür. O dönemlere ait günceleri yayımlanmadığından, Quentin Bell'in, Woolf hakkında yazdıkları bir referans olabilir. Quentin Bell, Virginia'nın bu dönemde basit depresyon tanımlarına uygun baş ağrıları çektiğini, sinirsel kalp çarpıntıları geçirdiğini ve zihninde bir belirsizliğin ortaya çıktığını söyler. Mayıs ayında kendini oldukça huzursuz hisseden Virginia, büyük bir çöküntü içerisindedir. Bu dönemde söyledikleri ve yaptıkları tutarsızdır. Yeniden kendisine ısrarla çılgın şeyler yapmasını söyleyen sesler duymaya başlar. Bu seslerin kendisini geçmişteki başkaldırmalarından ötürü cezalandırdıklarını sanır. Yine Quentin Bell'in ifade ettiği gibi, hastalığı yavaşlayıp geçmeye yüz tuttuğu bir dönemde aklı iyice karışmış ve sersemlemiş bir biçimde yatakta uzanıp yatarken, pencerenin dışında bulunan kuşların Yunanca öttüklerini, Kral VII. Edward'ın çalılıklar arasında saklanarak ağza alınamayacak derece küfürler savurduğunu söyler. Ayrıca bir kaç ay sonra bu seslerin kendisine her tür vahşice şeyler yapması yönünde talimatlarda bulunduklarını hatırladığını belirtir. İlk kez böylesi kuruntuları tatmaktadır. Kendisine bakan üç hemşireyi şeytan olarak görür. İşin ilginç yanı, bu seslerin aşırı yemek yemesinden kaynaklandığına inanmasıdır. Bu yüzden aç kalmayı yeğler. Zaten küçüklüğünden beri tombul bir insan olduğu kanısında bulunduğundan, yemek yeme işi bir noktada işkence gibi gelmektedir. Bu yüzden onların kendine bakıp beslemelerine karşı çıkar; baş ağrıları, uykusuzluk, nefret duyma türünden hususlar vardır onda. Kısaca kuruntu içerisindedir. Dolayısıyla bu devrede tipik bir manik-depresif ruh hali içerisinde görürüz Virginia'yı.

Bu buhranlı dönemlerde ablası Vanessa'dan başka ona en büyük destek kendinden yaşça büyük kadın arkadaşı Violet Dickinson'dan gelir. Woolf, Violet'in Burnham Wood'daki evine taşınır.

Violet, Virginia'nın anne tarafından Duckworth'ların bir dostu olup, oldukça uzun boylu; güzel, çekici, sıcak ve sevecen, pek karşılık beklemeden karşısındakine sevgi ve anlayış gösteren üstün bir insandır. Virginia'nın, bu dönemde Violet'e aşık olduğu bir gerçektir. Virginia'nın Violet'e bağlılığı kafaca uyumlu olmasından çok, ruhsal yönden bir bağlılığı açıkça göstermektedir. Violet'i "teyzem, çocuğum ve en önemlisi kadınım" diye betimlemesi, hem tam bir anne şefkatinden yoksun kaldığını, hem de geçmişte ağabeylerinden yaşadığı tatsız olaylardan kaçıp kendini güvenli hissedebileceği bir sığınağın Violet tarafından sağlanacağına inanması açısından önemlidir. Gerçi Woolf ilk kez kendi cinsinden birisine aşık olmamaktadır. The Renaissance in Italyadlı eseri yazan ve ömrünü daha çok İtalya ve İsviçre'de geçiren eleştirmen John Addington Symonds'ın kızı Madge Vaughan'a da daha önceleri gönlünü kaptırmıştır. Violet ve Madge'e duyduğu hisler sadece platonik bir düzeyde kalmıştır.

Bütün yazı delirmiş bir şekilde geçiren Virginia, Eylül ayının ilk haftasına kadar Burnham Wood'da kalır. Sir Leslie hayattayken onun sağlığıyla ilgilenen hemşire Traill, bu dönemde Virginia'nın iyileşmesine epey katkı sağlar. Oldukça zayıflamış, sarsılmış olmasına rağmen, akıl sağlığının biraz düzelir gibi olduğunu "en sonunda kanın gerçekten beynime gitmekte olduğunu düşünüyorum, varlığımın sona ermiş bir kısmı canlanmaya başlasa bile yine de tuhaf bir duygu bu"3diye belirtmesi, hayata olan bağlılığını, ondan zevk aldığını göstermesi bakımından önemlidir. Zaten hayata olan bağlılığı ve yazar olma yönündeki uğraşları olmasa, Woolf 1941 yılı öncesi canına kıyardı.

Bu dönem içerisinde Vanessa ile Nottinghamshire'da Teversal'da bir süre kalan Woolfbu arada kısa mektuplar yazabilmekte, biraz tenis oynayabilmekte, yürüyebilmekte, Thoby ile birlikte az da olsa Latince çalışabilmektedir. Günlük rutin işleri yapabilme gücünü kendinde bulan Woolf normal hayatına dönse de, baş ağrıları, şiddetli sinirsel ağrılar ve fiziksel ağrıları intiharına dek zaman zaman çekecektir. İşte bu noktada manik depresif türünden ruhsal çöküntü tekrar nüksetmektedir. Violet Dickinson'a yazdığı bir mektupta sağlığının tekrar eski haline dönmesinde kendisine gösterdiği yakın ilgiye teşekkür ettikten ve şu son altı aydır çekmekte olduğu ıstıraptan, Tanrının sayesinde kurtulduğunu belirttikten sonra, sevincini şu sözlerle yansıtır:

öu anda yaşadığım her dakikanın hoş zevkini tahmin edemezsin. Tek dileğim yetmiş yaşıma kadar yaşayabilmek.4

O canlı, hayat dolu insan yine aynı mektupta babasının ölümü üzerine geçirdiği çöküntünün geçmekte olduğunu müjdeler ve "Babam için şu anda hissettiğim ıstırabın acısı diniyor; doğal hale geliyor ve ne kadar keder dolu olursa olsun ıstırap hayatı yaşamaya değerli kılıyor"5diye belirtir. Aşırı iyimser bir hava taşıyan bu mektupta ortaya konulan yaşama dört elle sarılma arzusu, ironik bir hava taşımaktadır. Zira bazı dönemlerde sık sık geçireceği ruhsal çöküntülerin artık sona erdiği kanısına kendini kaptırmıştır.

1906 yılında kardeşi Thoby'in tifo hastalığından ölümüyle yeniden aynı tür ruhsal rahatsızlıklar yaşar. Thoby'nin ölümü bir idealin sona ermesi demektir. Nasıl ki Julia, Woolf için tümüyle ideal bir annelik özelliği taşımışsa, Thoby de ideal bir erkek özelliği taşımıştır kendisi açısından. Bu yüzden The Waves ve Jacob's Room eserlerini Thoby'nin anısına ithaf etmiştir. Ölümü üzerinden iki yıl geçmiş olmasına rağmen Thoby'yi unutmayan Virginia, onun içinde yaşamadığı bir dünyanın boş olduğunu,

ölümünün üzerinden tam iki yıl geçti; kendimi adam akıllı yorgun hissediyorum, içimizdeki en iyi insan çekip gitse de. Yazmanın faydası ne? Onsuz hayat öylesine tuhaf ki.6diye hayıflanır durur. Bunda haklıdır. Thoby ile olan yakınlığı diğer kardeşi Adrian'dan daha fazladır. Bu bakımdan romanlarının baş kahramanı hep Thoby olmuştur.

1906 yılından 1912 yılına kadar geçen zaman, Virginia'nın kendisini sağlıklı hissettiği, ruhsal çöküntülerin artık bir noktada geride kaldığı yıllardır. Yine de ilk roman yazma denemesinde, zaman zaman sağlık bakımından olumsuz günler geçirdiği söylenebilir. Günlük aktiviteleri daha çok yazmakla, okumakla, seyahatle geçmektedir.

1910 yılı içerisinde geçirdiği çöküntüler 1911 yılında pek görülmese de, Woolf zaman zaman baş ağrıları çektiğini bildirir. Gerek Virginia'nın, gerek Leonard'ın tuttuğu günceler 1912 yılından itibaren onun ruhsal yapısının incelenmesinde bize daha fazla katkı sağlamaktadır. Balayından döndükten sonra Asheham'a yerleşmeleri üzerine Leonard, Virginia'nın sağlığıyla ilgili durumları düzenli bir şekilde kaydetmeye başlar. Yazdıkları genelde gün be gün değişiklik gösteren, inişli çıkışlı olan durumlardır. Daha önce belirttiğimiz gibi, trenden kendini atmak istemesi ve bir başka zaman aşırı derecede uyku ilacı alması sonucu Leonard tekrar Savage'a başvurur. Virginia'nın tekrar Twickenham'da Jean Thomas'ın kliniğine yatırılması kararlaştırılır. 1910 yılındaki olumlu tedavinin etkisi bu sefer gerçekleşemez. Woolf kendisini Leonard'ın sevgisinden mahrum kalacağı kuruntusuna kaptırır. Temmuz sonlarında kliniğe yatan Virginia, Ağustos'un ortalarına kadar burada kalır. Hastalığı süresince dostlarıyla mektuplaşmasına rağmen Leonard ile yazışması yok denecek düzeydedir. İlk başlarda bu iğrenç yere yatırılmasından dolayı Leonard'a karşı kızgınlığını belirtse de, Leonard'ın yılgın ve pek üzüntülü halinden ötürü yaptığı hareketlerin yanlış olduğunu anlamış, bu sefer kendini suçlu ve mutsuz hissetmiştir. Bu noktada yufka yürekli bir Woolf karşımıza çıkmaktadır. Her defasında bu illet hastalıktan kurtulmak istemiştir. Hastalığından ötürü kendisine bakan kişi veya kişilere hep yük olduğunu düşünmüştür. Bu sefer ki hastalığının tam evliliğinin başlarında nüksetmesi bir talihsizliktir. Bir bakıma evlenmekle bu rahatsızlıklarından kurtulacağını düşünen Virginia, aslında evlilik sonrası daha çok ruhsal çöküntüler geçirecektir. Ağustos sonlarına doğru Leonard, Woolf ile ilgili gözlemlerini şifreli yazmak zorunda kalır. Daha önceleri Seylan'da görev yaparken öğrendiği Sri Lanka ve Tamil dili harflerinin karışımından oluşan bir şifredir bu. Bu  dönemde Leonard'ın güncelerinde Virginia'nın ruhsal yapısı daha çok neşeli, üzgün; kötü başlayan sabahlar ve güzel akşamlar şeklindedir.

1913 yılında Leonard güncesine Virginia'nın geleceğine yönelik kaygılarını şöyle belirtir:

Ocak ayından Ağustos'un birine kadar geçen sürede Virginia'nın sağlık durumunu, çalışıp çalışamayacağı hususunu, nasıl uyuduğunu, baş ağrısı duyumlarına sahip olup olmadığını not ettim ve Ağustos'tan itibaren günceyi şifreli tutmaya başladım.7der. Bu dönemde Virginia, insanların ve dostlarının onu alaya aldıklarını; her türlü meselenin tek sorumlusu sanki kendisiymiş gibi kendini suçlu hissettiğini ve bundan dolayı da cezalandırılmasını; vücudunun bir canavara benzediğini ve bu yüzden az yemesi gerektiğini; ağzının ve göbeğinin iğrenç bir görünümde olduğunu belirtir. Bu noktada Leonard'ın Woolf için saptadığı gözlemleri belirtmemiz yerinde olacaktır.

Beginning Again adlı eserinde Leonard, Virginia'nın ruhsal yapısını şöyle anlatır:

"... birdenbire baş ağrısı, uykusuzluk, birbiri ardına gelen düşünceler yoğunlaşmaya başlar, tekrar eski yaşantısına dönmesi birkaç haftayı alırdı."8

Genelde manik safhaları, depresif safhalarına oranla daha hızlı gelişim gösterir. Bazı hastaların bu her iki safha durumları aylarca, hatta yıllarca sürebilir. Geçireceği çöküntülerin izleri olan bu hususları sıraladıktan sonra Leonard, şöyle devam eder:

"Manik safhasında Virginia, aşırı derecede heyecanlanırdı. Zihni hızlı bir şekilde akar, kriz nöbetinin had safhada olduğu anlarda konuştukça konuşur, abuk sabuk sözler söyler, hayaller gördüğünü ve sesler duyduğunu anlatırdı."9

Öte taraftan Virginia'nın ne zaman ve nasıl çöküntü içerisine düştüğünü gösteren izleri önceden kestirebilmemiz çok zordur. Buna en güzel kanıt, yine Leonard'ın yazdıklarıdır.

Bir sabah Virginia yatakta kahvaltısını yaparken, ben de onunla konuşuyordum. Hiç uyarıda bulunmadan birdenbire aşırı derece heyecanlandı ve üzüntü duydu. Annesinin odada olduğunu ve onunla konuşmaya başladığını düşündü.10

Woolf güncesine bu hayaller ile ilgili şunları yazar:

Bu odada delirmiş şekilde yatakta yatarken, bazı tuhaf görüntülerle birlikte duvarda altın sarısı su gibi hareket eden güneş ışığını gördüm. Burada ölülerin seslerini duydum. Tümüyle kendimi hoş, mutlu hissettim.11

İşte gördüğü bu hayallerin bir sonucu olarak bir iki gün durmaksızın konuşur ve ne söylediği pek anlaşılmayan, abuk sabuk türden karmakarışık bir yığın sözlerden sonra komaya girer. Tipik bir akut mani ve kronik bir depresyon belirtileri bu safhada görülür. Yine aynı eserinde Leonard, Woolf'un ruhsal çöküntülerden kurtulabileceğinin de mümkün olabileceğini belirtir:

Virginia sakin, tekdüze yaşantı sürdürüp, iyi yemek yiyip, erkenden yatsa ve zihinsel veya fiziksel olarak kendini yormasaydı, kendini mükemmel bir şekilde hissederdi.12

Öte taraftan Leonard sadece gözlemlerini yazmakla kalmaz, Woolf da kendi ruhsal çöküntülerini güncelerinde belirtir:

Hastalığın belirtilerini not etmeliyim, bir dahaki sefere tanıyabilmek için. İlk gün insan feci oluyor; ama ikinci gün mutlu.13

Bir başka güncesinde ise şöyle der:

"Ayrıca kendi psikolojim beni alakadar eder. Kendi özel bilgilerim açısından inişli çıkışlı hallerimi tümüyle not etmeye niyetliyim."14

Virginia'nın bir haftalık inişli çıkışlı ruhsal halini, A Writer's Diary eserinde yeterince görmekteyiz. Burada Virginia'nın manik depresif içerisindeki ruhsal halinin, eski kişilik ve psiko-sosyal düzeyinin nasıl günden güne değiştiğini onun şu cümlelerinde anlamaktayız:

İşte size minyatür bir sinir buhranı ... Bir koltuğa çöktüm, kıpırdayamadım yerimden; her şeyde bir yavanlık; tatsız, renksiz. Muazzam bir dinlenme arzusu. Çarşamba .... tek dileğim dışarıda açık havada tek başına olmak. .... Perşembe. Hayat tümüyle hazdan yoksun; .... Woolf olarak kişiliğim ve benzersizliğim tamamıyla söndü gitti.... Söyleyeceğimi düşünürken zorlanıyorum. Cuma: fiziksel yorgunluk duygusu; ama az da olsa beyinsel faaliyet. Cumartesi (bugün) çok daha berrak ve açığım. Yazabileceğimi sandım, fakat direndim ya da imkansız geldi. ....öimdi artık notlar almayı dilemekteyim, fakat roman henüz değil. Ama bugün duyumlarımda bir kıpırdaşma. Henüz "uydurma" gücüm yok.15

Bir başka örnek; Barbara Bagenal'ın, Virginia'nın normal ruhsal yapısının aniden değişiklik gösterip manik bir hal aldığı yönündeki anlattıklarıdır:

Neredeyse ruhsal çöküntü geçirdiğini bir kere gördüm. Bir öğle yemeğinde gülüp şakalaşıyorken, birden bire ne yaptığını bilmeden tabağındaki ete bir fiske vurup masa örtüsünün üzerine atmaya başladı. Derhal Leonard yaptığı hareketi değerlendirmemi, onunla konuşmayı kesmemi söyledi. Daha sonra, dinlenmesi için onu yukarıya çıkarıp iyice dalıncaya kadar yanında kaldı ve tehlike geçti. Çay saatinde Woolf oldukça mutlu ve kendine hakimdi ve olayı hatırlamıyordu.16

O dönemlerde büyük şehirlerde yaşamak insanlar üzerinde stres yaratmasa da, Londra'ya adeta aşık olan Woolf için bu kent ruhsal bir sıkıntı yaratmaktadır. Mektuplarından birinde bu durumu şöyle yansıtır:

Tekrar kötüleştim-Sebebi Londra'da geçirdiğim şu dört günden olsa gerek. Uyku şu anda gitmiş görünüyor. Bildiğiniz üzere bu durum gün boyu beni üzgün ve huzursuz ediyor. .....Doktor en azından iki ay daha inişli ve çıkışlı günleri beklemem gereğini söyledi. Bu inişli günüm. Çıkışlısı yarın gelecek. Bencilliğimden dolayı beni bağışlayın.17

Depresyon içerisinde bulunan kimselerde daha önce belirttiğimiz gibi uykusuzluk bazen had safhaya varabilir. Bazen de kişi aşırı uyuma ihtiyacı duyarak gece ve gündüz uykuya dalar. Bazı kimseler dudaklarının kurumasından yakınır, bazıları tat alma duyusunu yitirdiğini ve sanki yediklerinden kötü tat alıyormuş gibi bir hisse kendilerini kaptırdıklarını, kalp atışlarının düzensizliğinden bahsederler. Woolf da zaman zaman böyle şikayetlerde bulunur:

Geçen Perşembe akşamı kafamda dört nala giden atlar beni çıldırttı. ... Sonra yüreğim sıçradı durdu; tekrar sıçradı; boğazımın gerisinde o tuhaf acılığı hissettim; nabız tepeme fırladı ve daha vahşice, daha hızlıca vurdukça vurdu.18

Öte taraftan Virginia'nın sağlığıyla ilgilenen hiç bir doktor kendisine yerinde bir teşhis koyamamıştır. Sadece tavsiye ettikleri zihinsel sakinliktir. Halbuki Woolf böylesi bir rahatlığı hiçbir zaman dikkate almaz. Tıbbi bakımdan iyileştirilmesinin imkansız olduğuna sanki kendini inandırır. Bu yüzden asıl zihinsel rahatlığın yazmakla aşılabileceğine inanır. Woolf gerek manik depresif, gerek depresyon durumlarda bile bu rahatsızlıkların geçici olduğunu bilen, hatta bize göre yazmanın kendisi için terapik bir uygulama olduğu bilinciyle işe dört elle sarılan ve bir noktada kendi kendinin doktoru olup, yaşama olan bağlılığını intiharına kadar geçecek zaman içerisinde sürdürmesini becerebilen nadir insanlardan biridir.

1913 yılının Temmuz ayı içerisinde büyük bir ruhsal hastalık geçiren Virginia, tedavi amacıyla Twickenham'daki bir tedavi merkezine yatırılır. Buradaki tedavi de yetersiz kalmıştır. Bunun üzerine Leonard, balayılarını geçirdikleri Holford'daki Plough Inn oteline Virginia'yı götürmekteki amacını ortaya koyar. Bu otel Virginia'nın evlenmeden önceki eski, güzel günlerini anımsatmakta birlikte o anki ruhsal çıkmazdan da bir bakıma kurtulması açısından bir umut ışığı gibi görünmektedir. Fakat beklentisi boşa çıkmış, 1913 yılının Eylül ayında trenle Londra'ya geri dönerlerken Virginia'nın kendisini trenden atacağı korkusuna kapılmıştır. Woolf ölmek arzusu içerisindedir bu dönemlerde. Dış dünya ile bilincini ve uyumunu yitirip, tamamıyla bilinçsiz bir durum içerisinde kalmaktadır. Sadece yemek yeme gibi bir hareket tarzından öte, kendisini umutsuzluk ve suçluluk duygusu içerisinde görür. Kısacası bir depresif durum içerisinde bulduğundan, kendisine bakan hemşireleri bilincinde yine canavarlara dönüştürür. Onlara karşı şiddet kullanır. Bu arada ilk zamanlar anlaşılır sözleri, gitgide tümüyle anlaşılmaz bir hale dönüşür. Bir keresinde eşinin evde olmadığı bir anda öldürücü dozda uyku ilacı alır. öans eseri Maynard Keynes'in cerrah olan kardeşi Geoffrey Keynes tarafından, ölümden kıl payı kurtulur. Her ne kadar ölümden kurtulmuş olsa da ölüm olgusu zihninde yer edinmiştir  sanki. Bu krizli günlerde yanı başında büyük bir sabırla eşine yardımcı olmaya çalışan Leonard, artık yavaş yavaş kendisinde de kriz dönemlerinin başladığını fark etmektedir. Her ne kadar 1914 yılı sonuna doğru Virginia'nın sağlığında biraz düzelmeler görülse de, yine de sağlığına dikkat edilmesi gerekmektedir.

Leonard, Woolf ile evlenirken Virginia'nın ruhsal durumuyla ilgili pek bilgi sahibi değildir. Ailesi tarafından "keçileri kaçırıyor" ifadesini arada sırada duymaktadır. Ayrıca Leonard, eşinin ileri dereceye varan, bir noktada kalıtsal bir manik depresif hal içerisinde zaman zaman bulunduğunu sezmektedir. Dönemin ünlü doktorlarının bir bakıma bu konuda yetersiz kalışları ve en önemlisi günümüzdeki kadar psiko-analitik tedavinin o dönemlerde bu kadar aşama göstermemesi nedeniyle Virginia, ruhsal yapısını ancak yaşayarak ve ıstıraplar çekerek öğrenmek zorunda kalacaktır. Sadece yaşadıklarını sonradan anımsamakla kalmayıp, bunları eserlerinde edindiği deneyimler ışığında, objektif bir biçimde yansıtmıştır.

Öte taraftan çocukluk dönemindeki duyarlılığı, yine bu dönemlerde kendisinde ağır izler bırakır. Anne ve babasının ölümlerinin korkunç etkisinden başka yazarlık denemesine giriştiği bu dönemlerde eser yazma sonrası yaşadığı kaygılar da eklendiğinde, ruhsal çöküntüler yine ortaya çıkmaktadır. Ayrıca anlaşılması oldukça güç bir ruhsal yapıya sahip olduğundan, kişiliğinin arkadaşları ve akrabaları tarafından anlaşılması da zordur. Onlar bu krizlerin Woolf üzerinde oldukça derin izler bırakacaklarını düşünürken, tüm bunlara karşılık kısa bir süre sonra bu ruhsal çöküntülerden kendini kurtarır; eski neşeli, canlı hayatına tekrar döner ve yazmaya dört elle sarılır. Yazma işi yaşantısının ayrılmaz bir parçasıdır sanki. Yaşantının heyecan verici olduğu bilincinden yola çıkarak bu yönü tasvir etmede tüm işin romancıya düştüğünü, roman yazmanın yazarın iç dünyasının gözlemleriyle birlikte bütünleşmesiyle ortaya çıktığını belirtir. İşte bu dönemde Night and Day'i yazar.

1915 yılında The Voyage Out'un sonuna geldiği zaman ufak çapta bir ruhsal çöküntü geçiren Virginia, yine Dr. Savage'in kendisine bol bol dinlenme ve sakin bir hayat sürmesini tavsiye etmesi sonucu üç hafta gibi bir sürede iyileşir. Fakat bu iyileşme de geçicidir. Zira Virginia'nın yeniden beyninin uyuştuğu, baş ağrıları çektiği, uykusuz kaldığı, yemek yemeye karşı aşırı derecede tavır takındığını belirten Quentin Bell, şimdiye kadar hiç bir zaman Virginia'da böylesine ağır kriz semptomlarının görülmediğini yazar biyografisinde. Clive ve Vanessa'nın Canterbury yakınlarında kiraladıkları evde kaldığı zamanlar buradan arkadaşı Saxton'a mektup yazan Virginia, "şarkı söyleyen kuşların susmadıklarını" belirtir. Eskiden olduğu gibi aynı tür sesleri duyması onun ne denli çöküntü içerisinde olduğunun açık bir kanıtıdır. Aradan geçen iki hafta içerisinde durumunun düzelmemesi üzerine Vanessa, Londra'ya gidip Dr.Savage ile görüşür. Vanessa'nın ikinci bir bebek beklemesinden dolayı kardeşi ile ilgilenemeyeceğini belirtmesi üzerine Dr.Savage, Virginia'nın Twickenham'da bir klinikte gözlem altında tutulmasına karar verir. Dr. Savage'a göre Woolf klinik bir depresyon rahatsızlığı geçirmektedir. Woolf endişe duyarak ve istemeyerek boyun eğmek zorunda kalır bu karar karşısında. Ayrıca tedavisinin bir an önce yapılmasını, tekrar eski haline dönme arzusunu belirtir. Twickenham'daki klinik sadece kadın akıl hastaların kabul edildiği, Virginia'nın mektup yazmasının, okumasının yasaklandığı, kendisine gelen ziyaretçilerin kesinlikle sınırlandığı, karanlık bir odada yatırıldığı, bol bol yiyeceğin verildiği bir yerdir. Doğal olarak Woolf gibi bir insanın böylesi bir yerde bir süre için bile yaşaması imkansız görünmektedir. Ağustos ayının ortalarına kadar burada kalan Woolf daha sonraları kendisinin en iyi yer diye betimlediği Cornwall'a gider. Eskiye oranla baş ağrıları ve kötü geçen geceler geride kalmıştır. Eylül ayı başlarında Vanessa'nın yeni doğan bebeği Quentin'i görmek için Londra'ya gittiğinde artık geleceğe umutla bakan, şöhret olmayı aklına koyan, evlenmeyi düşünen bir kimliktedir. Ölümüne kadar Londra'nın büyüsüne ve görkemine kendini kaptırıp hep burada yaşamak arzusunda olduğundan, bu dönemde Dr.Savage, Virginia'nın Londra dışında sakin bir yerde yaşamasının yerinde olacağını belirtir. Ayrıca Vanessa da Virginia'nın sağlığında tam bir iyileşmenin görülmediğini belirtir bu dönemde.

1920-30'lu yıllar Virginia'nın sağlığında önemli ruhsal bozuklukların pek görülmediği bir dönemdir. Her ne kadar To the Lighthouse eserini yazarken ufak çapta bir ruhsal bunalım geçirse de bu dönem içerisinde zekice, bilinçli ve zaman zaman esprili türden eleştiriler yazdığı, sanat yapıtları hazırladığı görülür. En ufak bir kriz belirtisi baş gösterdiğinde Leonard eşini hemen yazı yazmaktan alıkoymaktadır. Kendisine bir noktada sıkı bir sessizlik ve dinlenme uygulamaktadır. Zaten sağlığıyla ilgilenen tüm doktorlar Virginia'ya yoğun çalışma temposundan kendisini alıkoymasını, birkaç günlüğüne de olsa bulunduğu ortamdan uzaklaşıp seyahate çıkmasını tavsiye etmektedirler. Woolf da bu tavsiyelere uyarak, güncelerinden anladığımız kadarıyla, sağlıklı olduğu anlarda hem yurt içinde, hem de yurt dışında geziler yapmaktadır. Bu tür dinlenmeler Virginia'nın ruhsal yapısını düzeltmekte ve onda daha fazla yazma isteği doğurmaktadır.

Manik depresyonlardan kısaca bahsederken bu hastalığın sebeplerinden bir tanesinin de kalıtımsal yollardan geçtiğini belirtmiştik. Sir Leslie'nin babası Sir James, 1824, 1832 ve 1847 yıllarında üç önemli ruhsal çöküntü geçirmiş, son geçirdiği çöküntü yüzünden doktorların tavsiyeleri neticesinde devletteki görevinden erkenden emekli olmak zorunda kalmıştır. Virginia'nın babası Sir Leslie, annesinin güncelerinde belirttiği gibi çocukluk dönemlerinden itibaren ruhsal yapısı çok çabuk değişen, zaman zaman sağlığı düzensiz giden, kendisine sitem edildiğinde göz yaşlarına boğulan, tek bir kelime veya kabahatlı olduğu kendisine söylendiğinde şiddetli sıkıntı duyacak kadar hassas bir bünyeye sahip birisidir. Kırk yaşlarında bile aşırı duyarlılığı öyle had safhaya varmıştır ki, evdeki hizmetkarların bile söylediklerini sanki kendisine söyleniyormuş hissi içerisinde içine kapanmasıyla göstermiştir. Aşırı duyarlılığı bir ara öyle bir noktaya kadar varmıştır ki, tahıl üretiminin oldukça az olduğunu duyduğunda büyük bir üzüntüye kaptırmıştır kendisini. Bazen yaptığı işlerin yetersizliğinden yakınmakla birlikte kendisini suçlu hissettiğini, acınacak bir hal içerisinde olduğunu, aslında edebi ve din alanında kendini iyi bir eleştirmen gördüğünü, İngiliz düşünce tarihçisi ve filozofu olduğunu belirtir ve rahatsızlıklarının ötesinde oldukça aktif bir yaradılışa da sahip bulunduğunu bizlere gösterir. Tipik manik depressif özellikleri de taşıdığı yadsınmaz. Uykusuzluk, kendini suçlu hissetme, melankolik ruh hali, vesveseli olma özellikleri Sir Leslie'de görülmüştür. Dolayısıyla karşımıza iki tür Leslie çıkmaktadır bu noktada. Birincisi inatçı, mantıklı, sebatlı, ve bağımsız; ikincisi bu özelliklerinin tam zıttı diyebileceğimiz mantıksız davranışlarda bulunan, aşırı duyarlı, kendine acıyan, çocuklar gibi kendini güvensiz hisseden bir Sir Leslie. Pek çok depresif hastalar gibi zaaflarından dolayı kendini suçlar.

Virginia'nın üvey ablası Laura'nın tüm yaşamı hastane odalarında geçmiştir. Prematüre doğar. İlk beş yaşına kadar normal bir gelişim gösterir. Yedi yaşında iyice okuyabilmekte ve Sir Leslie'nin himayesinde Almanca bile öğrenmeye başlamasına rağmen, bu yaştan itibaren babasının da belirttiği gibi, gelişimi çok yavaş seyretmiştir. Bir kreşe gönderilmesine rağmen, okul müdiresi Laura'nın eğitim alabilmesinin imkansız olacağını belirtir. Tıpkı Virginia'ya da ilk temel eğitimi veren Sir Leslie'nin, Laura üzerinde uzunca durmasına rağmen pek başarılı olduğu söylenemez. Laura okumayı bir dereceye kadar götürebilmiştir. Viktorya dönemi doktorları anormal doğan çocukları akıldışı davranmaktan çok daha ziyade geri zekalı saydıklarından ve geri zekalığın genelde depresif ruh halinin temel özelliği olduğunu vurguladıklarından, Sir Leslie'de bu genel kanıyı benimsemek zorunda kalmıştır. Laura zaman zaman insanı şaşırtan bilinçsizce akıldışı davranışlarda bulunmaktadır. Bir keresinde elindeki makası şöminede yanmakta olan ateşin üzerine fırlatmış, bir başka sefer yemek esnasında nefesi tıkanır gibi olurken ağzındakileri tükürmek zorunda kalmış ve eti masanın üzerine atmıştır. Sir Leslie'ye göre Laura'nın hastalığının tek sebebi ilk karısı Harriet'in sülalesinden gelmesidir. William Makepeace Thackeray'nın karısı Isabella, 1840 yılında ruhsal bir çöküntü geçirmiş ve ömrü boyunca bir daha iyileşmemiştir. Harriet'in doğumundan sonra Isabella aşırı derecede bitkinlik ve depresyona girmiş, bazı günler iyi; bazı günler kötü ruh haline bürünmüştür. Yeni doğan bebeğine ve ailenin tüm fertlerine karşı alakası gün geçtikçe zayıflamış, kendi iç dünyasına çekilerek zaman zaman iç sıkıntılarıyla kendi kendini yiyip bitirmiş ve geçmişteki hatalarından kendini sorumlu tutarak gözyaşı dökmüştür. Thackeray'nın 1863 yılında ölümünden sonra otuz yıl kadar yaşayan Isabella, sonunda bir geminin küpeştesinden kendini atarak intihar etmiştir. Tıpkı Isabelle gibi Laura da yirmi yaşlarında ailesine karşı kayıtsız kalmıştır. Zaten pek aile ortamı içerisinde yaşadığı da söylenemez. Zira kızını kontrol altında tutma eğilimi içerisinde olan Sir Leslie'nin buyruğuyla Laura, 1891 yılı başlarında bir akıl hastanesine kapatılmış ve burada elli yıldan fazla bir süre kalmıştır. Hastanedeki bakım yetersiz kalmış olmalı ki, Woolf Vanessa'ya yazdığı 1921 tarihli mektubunda Laura'ya bakan Katharine Stephen'ın Laura'nın ruhsal yapısının hiç ilerleme kaydetmediğini, ilk günkü ruh hali ile şimdiki ruh halinin de aynı olduğunu, sürekli konuştuğunu belirtir. Uzun yıllar akıl hastanesinde müşahede altında kaldıktan sonra Laura 1945 yılında bağırsak kanserine yakalanmasının ardından burada ölür.

Öte taraftan Sir Leslie'nin yeğeni James Kenneth Stephen, yirmi yaşlarında ruhsal çöküntü geçirmiş, dört yıl sonra Felixstowe'da bulunduğu sırada başını yel değirmenine çarpıp, yaralamıştır. Her ne kadar doktorlar bilincinin kaybolmadığını, bellek veya konuşma yitiminin söz konusu olmadığı sonucuna varmalarına ve hatta fiziksel olarak tam sağlıklı olduğunu söylemelerine rağmen, 1890 yılından itibaren zaman zaman akıldışı davranışlarda bulunmuştur. Virginia'nın Moments of Being de James K. Stephen'in   evde Stella'yı ararken ona aşık olduğunu ve sahip olma arzusunu belirtmek için oda oda gezindiğini, tahta kılıç üzerine bir ekmek parçası taktığını belirtir. Bir başka sefer ölme tehlikesi içerisinde veya delireceğini Dr. Savage'ın belirtmesi üzerine, olaya gülüp geçmekle birlikte, kısa bir süre sonra Cambridge sokaklarında çıplak bir şekilde koşar. Ayrıca bir başka gün hastaneye yatırılmadan önce evde elindeki aynayı caddeye fırlatır ve pencere önünde çıplak vaziyette durur. İstatistiki bilgilere göre manik hastaların yüzde yirmi sekizinde kendini teşhir etme veya çıplak dolaşma hali görülmektedir.

Virginia'nın annesi Julia'ya ilk kocası Herbert Duckworth'un beklenmedik ölümü üzerine kronik depresif teşhisi konulmuştur. Fakat sağlığı hiçbir zaman hastanelik olacak şekilde bozulmamıştır. Sir Leslie ile evlenmesi, ardından çocuklarının olmasıyla birlikte 1895 yılına kadar geçen zaman zarfında, mutlu ve sağlıklı bir aile yaşantı sürdürmüştür. Virginia'nın her iki erkek kardeşi Thoby ve Adrian ve Vanessa da ruhsal çöküntüler geçirmiştir. Annelerinin ölümünden bir yıl önce büyük bir grip geçiren Thoby'nin bu dönemde ruhsal yapısında bozukluklar görülmüş, neticede kendisini pencereden aşağı atma teşebbüsünde bulunmuştur. Bir ay kadar sonra bu kez bu teşebbüsünü evde denese de hayatını kurtarabilmiştir. Elimizdeki kitaplardan ve güncelerden anladığımız kadarıyla Thoby'nin hayatına son verme teşebbüsü ilk ve son olarak bu dönemde görülmektedir. Zaten bu teşebbüsten kısa bir süre sonda Clifton College'a geri döndüğünde tahsilini hocalarının nezaretinde sürdürmüş ve olayda böylece kapanmıştır. Öte taraftan Vanessa ile ilgili bilgiler ışığında söyleyeceğimiz hususların başında kendisinin bir ressam olmayı çok istemesidir. Sir Leslie bu yönde Vanessa'nın isteğini pek tasvip etmese de, onun sanat ve resim yönünde çalışmalarda bulunmasına pek ses çıkarmamış, bir noktada onu serbest bırakmıştır. Tıpkı annesi gibi Vanessa ve Adrian'ın ruhsal sağlığında önemli bir bozukluk görülmediğinden, hiçbir zaman hastaneye yatırılmamıştır. Julia'nın ilk evliliğinden olan çocukları Gerald, George ve Stella'da da hiçbir ruhsal çöküntüler görülmezken, daha çok bu çöküntülerin kalıtımsal olarak Sir Leslie'nin sülalesi tarafından geldiğini söylememiz yanlış olmaz.

Sonuç olarak Woolf'un ruhsal sağlığı konusunda ortaya koyabileceğimiz hususlar şu noktalarda açıklığa kavuşmaktadır: Sülalesinde sık sık görülen bu ruhsal rahatsızlık ve çöküntülerin trajik sonuçları, Virginia'da hiçbir zaman görülmemiştir. Aşırı taşkınlıklarda hiç bir zaman bulunmamıştır. Diğerleri gibi (Sir Leslie'de olduğu gibi) kendini tamamen iç dünyasına hapsetmemiş, oldukça dopdolu bir yaşantı sürmüştür. Zihninde tasarlayıp kağıtlara döktüğü eserleri, ruhsal rahatsızlıklarının tedavisinde önemli bir etken olmuştur. Bu eserleri yazma öncesi ve sonrası neticesinde ortaya koyduğu çabalar, kendi ruhsal dünyasını bir noktada dengede tutmuştur. Yazarlığı yönünde göstereceği uğraşlar hayata kendisini bağlamıştır. Bu uğraşlar ruhsal sıkıntılarında bir tedavi gibi görünmektedir. Gerçek anlamda 1915 yılında başladığı yazarlık denemesi ve ilk romanının yayımlanmasından sonra daha titiz, daha disiplinli bir Woolf karşımıza çıkar. Yakın çevresinin (başta Leonard ve edebiyatçı kesimin) Virginia'nın rahatsızlıklarını yazın alanında unutturmadaki çabaları dikkate değerdir. Yazar olarak kendini ispat edebileceğini göstermesi açısından ilk romanı önemlidir. Otuz üç yaşında, daha önünde uzun bir yolun bulunduğu bilinciyle kendi tarzını ortaya koyar.

DİPNOTLAR

1  Quentin Bell, Virginia Woolf: A Biography, (London: Pimlico, 1996), s. 40

2 A.g.e., s. 85.

3 James King, Virginia Woolf, (London, Penguin Books, 1995), s. 93.

4 Bell, Virginia Woolf: A Biography, s. 90.

5   A.g.e., s. 90.

6  King, Virginia Woolf, s. 141.

7 Roger Poole, The Unknown Virginia Woolf, (Cambridge, Cambridge University Press, 1995), s. 129

8 Thomas C. Caramango, The Flight of the Mind Virginia Woolf's Art and Manic-Depressive Illness, (California, University of California Press, 1992), s. 34.

9 A.g.e., s. 34.

10 A.g.e., s. 46.

11  A.g.e., s. 46.

12  A.g.e., s. 12.

13 Virginia Woolf, Bir Yazarın Güncesi, Çeviren: Fatih Özgüven, (İstanbul, Oğlak Yayıncılık ve Reklamcılık Ltd.öti., 1995), s. 54.

14 Caramango, The Flight of the Mind Virginia Woolf's Art and Manic-Depressive Illness, s. 35.

15 Woolf, Bir Yazarın Güncesi, s. 126.

16  Caramango, The Flight of the Mind Virginia Woolf's Art and Manic-Depressive Illness, s. 23.

17  A.g.e., s. 35.

18 A.g.e., s. 53.

KAYNAKÇA

Bell, Quentin. Virginia Woolf: A Biography.London: Pimlico, 1996.

Caramango, Thomas C. The Flight of the Mind Virginia Woolf's Art and Manic-Depressive Illness.California, University of California Press, 1992.

Geçtan, Engin. Çağdaş Yaşam ve Normaldışı Davranışlar. İstanbul, Remzi Kitabevi, 1988

Güleç, Cengiz. Psikiyatrinin ABC'si.İstanbul, Simavi Yayınları, 1991

King, James. Virginia Woolf. London: Penguin Books, 1995.

Poole, Roger. The Unknown Virginia Woolf. Cambridge: Cambridge University Press, 1995.

Woolf, Virginia. Bir Yazarın Güncesi.Çev.: Fatih Özgüven. İstanbul: Oğlak Yayıncılık ve Reklamcılık Ltd. öti., 199